Yirmi yıl önce, yıldırımların çaktığı bir fırtınada bir ağacın altında hıçkırarak ağlayan küçük bir çocuk bulup onu güvenli bir yere götürmüştüm. Dün ise, bir kar fırtınası sırasında kapım çalındı. Uzun boylu bir adam kapıda duruyordu, adımı söyledi, bana kalın bir zarf uzattı ve gerçeği söylemeye hazır olup olmadığımı sordu.
Eskiden dağlara yakın yaşardım.
Tam anlamıyla değil ama oldukça yakın.
Her hafta sonu. Her tatil günü. Her uzun cuma günü.
O zamanlar dizlerim şikâyet etmezdi.
Kapının yanında botlar. Buzdolabında yürüyüş haritaları. Arabamda çamur.
Dağlar bana cesur hissettirirdi.
Sonra bir fırtına her şeyi değiştirdi.
Yirmi yıl önce bir sırt hattında tek başıma yürüyordum.
Benim adım Elif.
O zamanlar dizlerim şikâyet etmezdi.
Gök gürültüsü hızlı ve alçaktan gelmeye başladı.
Gökyüzü masmaviydi.
Sonra bir anda değişti.
Rüzgâr tokat gibi çarptı.
Dallar kırıldı.
Gök gürültüsü hızlı ve alçaktan yuvarlandı.
“Yok artık,” diye mırıldandım.
Tam o sırada oraya ait olmayan bir ses duydum.
Vadideki kampıma doğru döndüm.
Yağmur sert vuruyordu. Yandan. Buz gibi.
Şimşek o kadar yakına çaktı ki dişlerim zangırdadı.
Koşmaya başladım.
Ve sonra onu duydum.
Oraya ait olmayan bir ses.
Bir hıçkırık daha.
Bir ağlama sesi.
Küçük. Sessiz. İnsan.
Durakladım.
“Merhaba?” diye bağırdım.
Bir hıçkırık daha.
Islak çalılıkların arasından ilerledim.
“Tamam, buradayım.”
Ve oradaydı.
Küçük bir çocuk. Belki dokuz yaşında.
Yok olmak ister gibi bir çam ağacının altında kıvrılmıştı.
Titriyordu. Sırılsıklamdı. Gözleri kocamandı.
Sadece korkmuş değildi.
Dehşete kapılmıştı.
Dişleri takırdıyordu.
Yavaşça çömeldim. Ellerimi kaldırdım.
“Hey,” dedim. “Sorun yok. Buradayım.”
İrkilerek geri çekildi.
“Güvendesin,” dedim. “Söz veriyorum.”
Dişleri hâlâ takırdıyordu.
“Ben— ben yapamıyorum—” diye kekeledi.
“Korkma.”
Yağmurluğumu çıkarıp onu sardım.
Vücudu sıcaklık değmiş gibi sarsıldı.
Yaklaşıp fısıldadım:
“Korkma. Seni koruyacağım.”
Zor yutkundu.
“Benim adım Emre,” diye fısıldadı.
Onu kampa götürmek hiç kolay olmadı.
“Benim adım Elif,” dedim. “Ve benimle geliyorsun.”
Gözleri doldu.
“Ölecek miyim?” diye sordu.
Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum.
Sesimi sakin tutmaya zorladım.
“Hayır,” dedim. “Bugün değil.”
“Grubun nerede?”
Kampa götürmek gerçekten zordu.
Çamur. Rüzgâr. Alacakaranlık.
Ayağı kaydı. Onu yakaladım.
“Elimi tut,” diye emrettim.
Uçurumun kenarında bir ip bulmuş gibi elime sarıldı.
“Grubun nerede?” diye bağırdım.
Bana boş boş baktı.
“Okul,” diye ağladı. “Yürüyüşe çıkmıştık. Yolumu kaybettim.”
Gök gürültüsü patladı. Emre irkildi.
“Gözlerini bana ver,” dedim. “Sadece bana.”
Hızla başını salladı.
Çadırımda hızlı hareket ettim.
“Botları çıkar,” dedim.
Ellerinin titremesinden bağcıklarını çözemiyordu.
“Botlar. Çıkar,” diye tekrar ettim.
Sözümü dinledi.
Çorapları sırılsıklamdı.
Bağcıkları onun yerine ben çözdüm.
Termosumdan çay döktüm.
Ona kuru kıyafetler uzattım.
“Bunları giy. Uyku tulumunun arkasında.”
Arkasını dönüp titreyerek üstünü değiştirdi.
“Yavaş iç,” dedim. “Sıcak.”
Bardağı iki eliyle tuttu.
Kamp ocağında konserve çorba ısıttım.
Gözleri doldu.
“Teşekkür ederim,” diye fısıldadı.
“Önce iç,” dedim. “Sonra çorba.”
Fırtına çadırı parçalamaya çalışıyordu.
Yağmur kumaşı dövüyordu.
Emre her gök gürültüsünde irkiliyordu.
Yanına oturdum.
Kâsenin elinden alınacağından korkar gibi yavaş yavaş yedi.
Sonra bana baktı.
“Sesimi duyunca geldin,” dedi.
“Elbette,” dedim.
Başını inatla salladı.
“Sen olmasaydın ölürdüm,” diye fısıldadı.
“Bunu borç gibi düşünme,” dedim.
Kaşlarını çattı.
“Neden?”..
devamı sonraki sayfada...

