En yakın arkadaşımın trajik ölümünden sonra kızını evlat edindim. 13 yıl boyunca o kıza tüm sevgimi ve vaktimi verdim. Kendini istenmiş, seçilmiş ve güvende hissetmesi için her şeyimden fedakârlık ettim. Ama canımdan çok sevdiğim o kız, 18. yaş gününde öyle bir şey yaptı ki beni hayatımda hiç ağlamadığım kadar çok ağlattı.
Benim adım Canan. Bir çocuk esirgeme kurumunda büyüdüm. Yedi kızla aynı odada uyurdum. Bazıları evlat edinildi, bazılarının yaşı dolunca ayrıldı. Ama biz hep oradaydık... En yakın arkadaşım Leyla ve ben.
Biz birbirimizi seçtiğimiz için değil, birlikte hayatta kaldığımız için arkadaştık. Bir gün sadece filmlerde gördüğümüz türden bir aileye sahip olacağımıza dair birbirimize söz vermiştik.
İkimiz de 18 yaşında yurttan ayrıldık. Leyla bir çağrı merkezinde iş buldu, ben ise sabaha kadar açık bir lokantada garsonluğa başladım. İkinci el eşyalarla döşenmiş, tuvaletine çapraz oturmak zorunda kalacağınız kadar küçük bir stüdyo daireyi paylaşıyorduk. Ama orası kimsenin bize "git" diyemeyeceği tek yerimizdi.
Üç yıl sonra, Leyla bir akşam eve hayalet görmüş gibi geldi. Gece saat ikide kapıda dikilirken, "Hamileyim," dedi. "Ve Cenk telefonlarımı açmıyor."
Leyla’nın dört aydır görüştüğü Cenk, ertesi gün numarasını engelledi. Arayacak bir aile yoktu. Yaslanacak anne baba yoktu. Sadece ben vardım.
Her doktor randevusunda, her ultrasonda ve gece üçteki her panik atağında elini tuttum. Bebek Merve doğduğunda doğumhanedeydim; Leyla’nın sekiz saat içinde korkmuş bir genç kızdan yorgun bir anneye dönüşmesini izledim.
"Kusursuz," diye fısıldadı Leyla, ağlayan minik şeyi göğsüne bastırırken. "Ona bak Canan, çok güzel."
Merve’nin koyu renk saçları ve tıpkı Leyla’nın burnu vardı. Yeni doğmuş bebeklerin o buruşuk ve sinirli haliyle çok güzeldi.
"İyi iş çıkardık," dedi Leyla gözyaşları içinde.
Beş yıl boyunca bir şekilde idare ettik. Leyla bir hastanede faturalandırma biriminde daha iyi bir iş buldu. Ben ise Merve’nin yeni ayakkabılara ihtiyacı olduğunda veya doğum günü yaklaştığında ek mesaiye kaldım. Nasıl aile olunacağını çözmüştük... Bize hiçbir şey vaat etmeyen bu dünyaya karşı üçümüz bir aradaydık.
Merve bana "Canan Teyze" der, film gecelerinde kucağıma tırmanırdı. Omzumda uyuyakalır, tişörtüme salyası akardı; ben de onu yatağına taşırken mutluluğun muhtemelen böyle bir his olduğunu düşünürdüm.
Sonra o uğursuz gün geldi.
Leyla işe giderken bir nakliye kamyonu kırmızı ışıkta geçti. Çarpışma anında Leyla hayatını kaybetti. Haberi veren polis, sanki bir faydası olacakmış gibi, "Acı çekmedi," dedi.
Merve beş yaşındaydı. Sürekli annesinin ne zaman döneceğini soruyordu.
"Dönmeyecek tatlım," derdim, yirmi dakika sonra tekrar sorardı.
Leyla’yı defnettikten üç gün sonra sosyal hizmetler geldi. Elinde dosyalar olan bir kadın mutfak masasında karşımda oturdu.
"Merve’nin velayetini alabilecek veya almak isteyen hiçbir akrabası yok."
"Ona ne olacak?"
"Koruyucu aile sistemine girecek..."
"Hayır." Kelime ağzımdan beklediğimden daha sert çıktı. "O sisteme girmeyecek."
"Çocukla bir akrabalığınız var mı?"
"Ben onun manevi annesiyim."
"Bu yasal bir bağ değil."
"O zaman yasal hale getirin." Öne doğru eğildim. "Onu ben evlat edineceğim. Hangi evrak gerekiyorsa imzalarım. O yurda gitmeyecek."
Kadın beni inceledi. "Bu kalıcı bir sorumluluk."
Leyla ve benim korktuğumuz, yalnız kaldığımız o geceleri düşündüm. Bizim çocuklarımızın asla yaşamayacağına yemin ettiğim o çocukluğu düşündüm.
"Anlıyorum."
Evlat edinme sürecinin tamamlanması altı ay sürdü. Altı ay boyunca ev ziyaretleri, sabıka kayıtları, ebeveynlik kursları ve Merve’nin her gün bana "Sen de beni bırakacak mısın?" diye sormasıyla geçti.
"Hiçbir yere gitmiyorum tatlım," diye söz verdim. "Bana mahkûmsun."
Hâkim kağıtları imzaladığında altı yaşındaydı. O gece onu karşıma alıp durumu olabildiğince basitçe anlattım.
"Senin öz annen olmadığımı biliyorsun, değil mi?"
Battaniyesinin ucuyla oynayarak başını salladı.
"Ama artık senin annenim. Resmen ve yasal olarak. Bu, eğer senin için de uygunsa, sonsuza kadar sana bakacağım anlamına geliyor."
Leyla’nın gözleriyle bana baktı. "Sonsuza kadar mı?"
"Sonsuza kadar."
Kendini kollarıma attı. "O zaman sana 'Anne' diyebilir miyim?"
"Evet!" Onu kucağıma alıp ağladım.
devamı sonraki sayfada...

