Küçük bir Anadolu kasabasında, herkesin "örnek gelin" dediği biri. 28 yaşında, iki küçük çocuğuyla, sessiz sedasız evinin kadını olmuştu. Kocası Ramazan, inşaatlarda çalışır, akşamları eve yorgun gelir, televizyon karşısında uyuyakalırdı. Ayşe'nin dünyası mutfak, çocuklar ve aynı dört duvar arasında sıkışıp kalmıştı.
Karşı komşu Mehmet'ti. 32 yaşında, bekar, kasabaya yeni taşınmış bir kamyon şoförü. Sessiz, kendi halinde ama gözleri çok şey anlatırdı. İlk tanışma bahçe duvarının üzerinden oldu. Ayşe çamaşır asarken Mehmet'in "Günaydın abla, yardım edeyim mi?" demesiyle başladı her şey. O "abla" kelimesi bile içini titretti. Yıllardır kimse ona öyle yumuşak bakmamıştı.
Zamanla sohbetler uzadı. Önce kapı önü, sonra mesajlaşma. Gece yarısı gelen "Uyudun mu?" mesajı... Ayşe'nin kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. "Bu yanlış Mehmet abi, ben evliyim, çocuklarım var" diye yazıyordu. Ama Mehmet cevap veriyordu: "Ben de biliyorum Ayşe. Ama seni gördüğümde başka bir şey hissediyorum. Sanki yıllardır seni bekliyormuşum gibi..."
Bir kış akşamı her şey değişti. Kar yağıyordu, elektrikler kesilmişti. Ramazan şehirde kalmıştı, çocuklar uyumuştu. Ayşe sobayı yakmaya çalışırken eli yandı. Acıyla inledi. Kapı çaldı. Mehmet'ti. Elinde fener, "Yardım edeyim dedim" diye girdi içeri. O gece ilk kez yalnız kaldılar. Sadece sobanın çıtırtısı ve kalplerinin atışı vardı. Mehmet elini tuttu. Ayşe çekmedi. "Gitmelisin" dedi titreyen sesle. Ama gitmedi. O gece yakınlaştılar. İlk defa biri Ayşe'ye "seni seviyorum" dediğinde gözyaşları aktı. Hem mutluluktan, hem suçluluktan.
devamı sonraki sayfada...

