Kocamı sabah saat dokuzda toprağa verdiler. Gün batmadan annesi, altı yaşındaki oğlumun yanağında kırmızı izler bırakacak kadar sert bir tokat attı.
Mermer antrede yankılanan tokat sesi, bir anlığına her şeyi donduracak kadar keskindi. Ömer sendeleyerek geri gitti, oyuncak dinozoruna sıkıca sarıldı.
"Babaanne?"
Müzeyyen Hanım, siyah ipek yas elbisesi içinde başında dikiliyordu; yüzü kuruydu ama kederden uzak bir gerginlikle doluydu. Arkasında kocamın kardeşi Gökhan, merdiven korkuluğuna rahat bir tavırla yaslanmış, sanki ciddi bir durum yokmuş gibi olan biteni izliyordu.
"Eşyalarını al ve bu evden git," dedi Müzeyyen Hanım soğuk bir sesle, önce beni sonra çocuğumu işaret ederek. "Oğlum gitti. Artık buraya aitmişsiniz gibi davranmaktan yoruldum."
Ömer'i paltoya sarıp kendime yaklaştırdım, ikimizi de sakinleştirmeye çalıştım. Daha birkaç saat önce Demir’in tabutunun başında durmuş ve oğlumuzu koruyacağıma dair ona söz vermiştim. Şimdi ise kendi ailesi, bizi Demir'in inşa ettiği evden dışarı itiyordu.
Gökhan umursamaz bir gülümseme takındı. "Hadi ama Leyla. Olayı büyütme. Annem sadece yorgun."
"Yorgun mu?" dedim sessizce. "Çocuğuma vurdu."
"Demir’in saatine dokunuyordu," diye tersledi Müzeyyen Hanım. "O saat bu aileye ait."
"O, babasınındı."
"Ve Demir artık yok," dedi sertçe. "Bu yüzden her şey bize geri döner."
O an her şey netleşti. Gün boyu evi saran o soğuk bakışlar, fısıldaşmalar, gerginlik... Hepsi yas değil, kontrol hırsıydı.
Gökhan bir dosyayı eline alıp hafifçe salladı. "Güncellenmiş belgeler bulduk. Demir, evin aile vakfına geri devredilmesini istemiş. Sen ve çocuk küçük bir tazminat alacaksınız. Başka bir yerde... uygun bir başlangıç yapmanıza yetecek kadar."
devamı sonraki sayfada...

