23 numaralı peronda babam bana herkesin duyacağı ve yabancıların dönüp bakacağı bir sesle "piç" dedi. Sonra gülümsedi, üvey kardeşime Paris biletini uzattı ve şöyle dedi: "Aile gezileri aile içindir." Yirmi dört yaşındaydım; öğünlerimden kısarak biriktirdiğim parayla aldığım iki kahveyle duruyordum. Bardaklardan biri elimde titriyordu. Diğeri ise kayıp havaalanı zeminine döküldü, buharı canlı bir şeymiş gibi yükseliyordu.
Üvey annem Selin, sanki onu utandırmışım gibi iç geçirdi. Eşarbını düzelterek, "Olay çıkarma Merve," dedi. "Bu gezinin senin için olmadığını biliyordun."
Babama, Rıdvan Bey’e baktım; dışarıda saygı duyulan, cömert iş adamı, içeride ise zalim bir adam. "On beş yıl boyunca," dedim sessizce, "Yemek yaptım, temizlik yaptım, annene baktım, hatta senin ödeyemediğin faturaları bile ben ödedim." Bana doğru eğildi, sesi buz gibiydi. "Kalmana izin verdiğimiz için şükretmelisin." Üvey kardeşim Pelin güneş gözlüklerinin arkasından güldü. Ağlamamı bekliyorlardı.
Ağlamadım. Masanın ucunda oturup artıkları bekleyen, annesinin geride utançtan başka bir şey bırakmadığı söylenen, odasını kaybettikten sonra çamaşır odasında uyuyan o eski kızı istiyorlardı.
Ama iki gün önce her şey değişmişti. Annemden kalan eski Kur'an-ı Kerim'in içine saklanmış, bir avukat tarafından gönderilen bir mektup bulmuştum. Büyüdüğüm evin bana ait olduğunu, yirmi beş yaşıma gelene kadar bir vakıf tarafından korunduğunu ve annemin bana yaklaşık iki milyon dolar bıraktığını ortaya koyuyordu. Ait değilmişim gibi davranılan o ev... başından beri benimmiş. Havaalanında babam bir el hareketiyle beni başından savdı. "Eve git. Köpeği besle. Mahzenden uzak dur. Biz dönmeden önce de bodrumu boşalt." Bu sefer gülümsedim. Sakin. Farklı. "Tabii ki," dedim. "Avrupa'nın tadını çıkarın."
Gülerek uzaklaştılar; lükse doğru gidiyorlardı, benim hayatımın sahibiymiş gibi davrandıkları o günlerin sonuncusu olduğundan tamamen habersizlerdi. Onlar uçağa bindikten sonra avukatı aradım. Ofisi kağıt ve yağmur kokuyordu. Mektubu ona gösterdiğimde şaşırmadı, sadece rahatladı. Her şeyi doğruladı: evi, vakıf fonunu, banka hesaplarını. Babam bunların hiçbirine hiçbir zaman sahip olmamıştı ve parayı kullanmaya hakkı yoktu. Ama kullanmıştı. Evin tadilatına, üvey kardeşimin okul masraflarına, üvey annemin yaşam tarzına ve batmakta olan işine harcamıştı. Sadece konforumu çalmamışlardı. Yıllarımı çalmışlardı. İşte o an her şey değişti. Onlar Avrupa'nın dört bir yanından gülen fotoğraflar paylaşırken, ben kanıt topladım. Yasal işlemler başladı. Hesaplar donduruldu. Ev belgelendi, güvence altına alındı ve geri alındı.
Hatta gizli bir kasa bulduk; içinde annemin kayıp fotoğrafları, evlilik yüzüğü ve bana yazdığı mektuplar vardı. Mektuplardan birinde şöyle yazıyordu: "Eğer bir gün seni istenmeyen biri gibi hissettirirlerse, hatırla; bu ev, kimsenin senden alamayacağı bir yerin her zaman olsun diye inşa edildi." Ailem döndüğünde hazır bir akşam yemeği bekliyorlardı. Bunun yerine beni; yanımda bir avukat, polisler ve tahliye tebligatıyla beklerken buldular. Babam içeri girdi ve olduğu yerde donup kaldı. Annemin koltuğunda oturuyordum; artık onların hor gördüğü o kız değil, mülkün asıl sahibiydim. "Gitmek için otuz gününüz var," dedim onlara. İlk defa söyleyecek hiçbir sözleri yoktu.
Dava yaklaşık bir yıl sürdü. Babam şirketini kaybetti. Üvey annem mücevherlerini sattı. Üvey kardeşimin yalanları gün yüzüne çıktı. Ev eski haline döndürüldü. Odam yeniden benim oldu. Annemin fotoğrafları duvarları süsledi. Mektupları pencerenin kenarında, güneş ışığının altında duruyordu. Bir yıl sonra, yine 23 numaralı perondaydım. Bu sefer elimde tek bir bilet vardı. Floransa. Annemin bana bıraktıklarıyla ödenmişti. Hayatımda ilk defa kendime bir yer aramıyordum. Zaten bir yerim vardı.
Önceki

Önceki