“Neymiş doğru olan?” diye sordum.
Kadın cevap vermeden önce kocama baktı.
“Babaannem yıllar önce, babamın evinde benim için bir sandalye bulunduğunu söylemişti. İnanmamıştım.”
O kelimeyi duyunca içimdeki şaşkınlığın yerini başka bir duygu aldı. On bir yıldır oturmama izin verilmeyen sandalye, bu genç kadın için ayrılmıştı.
Bir anda geçmişten onlarca görüntü gözümün önünden geçti. İlk evimize taşındığımız gün kocamın dört sandalye yerine özellikle beş sandalye alması, yemek masasını büyütmek istediğimde itiraz etmesi, misafir geldiğinde o sandalyeyi başka odaya kaldırması...
Bir keresinde ayağım ağrıdığı için en yakın sandalyeye oturmuştum. Kocam telaşla yanıma gelip kalkmamı istemişti. O zaman bunu tuhaf bir alışkanlık sanmıştım.
Şimdi anlıyordum.
Ama anlamak, kabullenmek demek değildi.
“Bana neden söylemedin?” diye sordum.
Kocam ağır ağır karşıma oturdu.
“Başlangıçta seni kaybetmekten korktum.”
“Peki sonra?”
Cevap veremedi.
“Bir yıl geçti, iki yıl geçti, on bir yıl geçti. Her gün yüzüme bakıp sustun. Beni kaybetmekten korkuyordun da kızını kaybetmekten hiç mi korkmadın?”
Genç kadının gözleri doldu. Başını çevirdi.
Kocam ellerini birbirine kenetledi.
“Onu zaten kaybettiğimi sanıyordum.”
Kadın hemen döndü.
“Hayır baba. Sen beni kaybetmedin. Sen beni bıraktın.”
O cümlenin ardından uzun bir sessizlik oldu.
Kadın çantasından küçük bir dosya çıkardı. İçinde eski mektuplar, birkaç fotoğraf ve kenarları yıpranmış bir doğum günü kartı vardı.
“Bunları getirdim çünkü bugün söylediklerimi unutmanı istemiyorum,” dedi.
Sonra bana dönerek anlatmaya başladı.
Kocam yirmili yaşlarının başında evlenmiş. Evliliği üç yıl sürmüş. Ayrıldıklarında kızları henüz küçücükmüş. İlk yıllarda hafta sonları görüşmüşler. Kocam doğum günlerine gitmiş, okul çantasını almış, hastalandığında yanında kalmış.
Fakat zamanla ziyaretler seyrekleşmiş.
Kızının annesi başka bir şehre taşınınca görüşmeler daha da zorlaşmış. Kocam nafakasını düzenli ödemiş ama kızının hayatında bulunmak için aynı çabayı göstermemiş.
“Ben çocukken paranın nereden geldiğini bilmiyordum,” dedi kadın. “Bildiğim tek şey, okul gösterisinde bütün arkadaşlarımın babası vardı. Benimki yoktu.”
Kocam gözlerini kapattı.
Kadın devam etti.
“On üç yaşındayken babaannem bana babamın yeniden evleneceğini söyledi. Çok sevindim. Çünkü belki yeni bir ailem olacağını düşündüm. Düğüne gelmek istediğimi söyledim.”
Kocam güçlükle konuştu.
“Ben de uygun olmadığını söyledim.”
“Uygun değilmiş,” diye tekrarladı kadın. “Bir çocuğun babasının düğününe gelmesi uygun değilmiş.”
Bana baktı.
“Size kızgın değilim. Çünkü varlığımdan haberiniz olmadığını daha bugün öğrendim.”
“Nereden öğrendiniz?” diye sordum.
“Üç hafta önce babamla tekrar konuşmaya başladık. Ona ilk sorum, eşinin beni bilip bilmediğiydi. Cevabını duyunca bütün geçmişi yeniden sorguladım.”
Kocama döndüm.
“Üç haftadır konuşuyorsunuz?”
Başını salladı.
“Evet.”
“Ve bunu da sakladın.”
“Nasıl söyleyeceğimi bilemedim.”
“On bir yıldır söylediğin bütün yalanların arkasına aynı cümleyi saklamışsın.”
Genç kadın dosyadaki fotoğrafı tekrar eline aldı.
“Babaannem beni o gün düğün salonuna götürdü. İçeri girmemi istemiyordu, sadece babamı görüp tebrik edecektim. Fakat babam kapının önünde beni görünce yanıma geldi.”
Kocamın yüzü kasıldı.
Kadın gözlerini ona dikti.
“Bana ne söylediğini hatırlıyor musun?”
Kocam başını eğdi.
“Hatırlıyorum.”
“Ben de hatırlıyorum. ‘Bugün olmaz, sonra konuşuruz,’ dedin.”
Kadın bir an sustu.
“Ben de o gün eve döndüm. Sonra aramanı bekledim. Haftalarca bekledim.”
O sırada düğün günümüzden bir ayrıntı hatırladım. Nikâhtan hemen sonra kocam yaklaşık yirmi dakika ortadan kaybolmuştu. Döndüğünde yüzü solgundu. Kiminle konuştuğunu sorduğumda şehir dışından gelen bir arkadaşını uğurladığını söylemişti.
Meğer kendi kızını uğurlamış.
“Onu gördüğünü bana o gün söyleseydin ne olurdu?” diye sordum.
Kocam cevap vermedi.
“Düğünüm yarım mı kalırdı? Gelinliğim mi kirlenirdi? Yoksa ben senin kızına kötü davranacak kadar vicdansız biri miydim?”
“Öyle düşündüğüm için yapmadım.”
“O zaman neden?”
Kocam uzun süre sustuktan sonra konuştu.
“Çünkü geçmişimde yaptığım hataların yeni hayatımı bozmasını istemedim. Her şeyi geride bırakabileceğimi sandım.”
Genç kadın acı bir gülümsemeyle başını salladı.
“Ben senin geçmişindeki bir hata değildim baba. Ben senin çocuğundum.”
Kocamın gözlerinden yaşlar süzüldü.
İlk kez ağladığını görmüyordum ama ilk kez gözyaşları beni yumuşatmadı.
Çünkü o akşam karşımda yalnızca sır saklayan bir koca yoktu. Bir çocuğun yıllarca beklediği babası da vardı.
Kadına su getirmek için mutfağa geçtiğimde ellerimin titrediğini fark ettim. Bardağı doldururken tezgâha tutundum.
Arkamdan kocam geldi.
“Sevilay, lütfen beni dinle.”
“Şimdi değil.”
“Her şeyi anlatacağım.”
“On bir yıl boyunca anlatabileceğin binlerce akşam vardı. Şimdi önce kızını dinleyeceksin.”
Bardağı alıp salona döndüm.
Kadın sandalyeye hâlâ oturmamıştı. Ayakta duruyor, duvardaki aile fotoğraflarımıza bakıyordu.
O an içimden garip bir utanç geçti. Salonun her köşesinde kocamla benim fotoğraflarım vardı. Tatillerimiz, bayramlarımız, evlilik yıl dönümlerimiz...
Bu genç kadınınsa babasının evinde tek bir fotoğrafı bile yoktu.
“Buyurun, oturun,” dedim.
Kadın boş sandalyeye doğru baktı.
“Oraya mı?”
“İstediğiniz yere.”
Bir an tereddüt etti. Sonra özellikle başka bir sandalyeye oturdu.
“Ben buraya sandalye istemeye gelmedim,” dedi. “Sadece neden dışarıda bırakıldığımı öğrenmek istedim.”
Kocam karşısına geçti.
“Annenle ayrıldıktan sonra seni yeterince göremedim. Her uzaklaştığımızda yeniden yaklaşmak daha zor geldi. Düğün günü yaptığım şeyse affedilecek gibi değildi.”
Kadın başını salladı.
“Bunu ilk kez senden duyuyorum.”
“Özür dilerim.”
“Özrünü duyuyorum baba. Ama bugün kabul edip etmeyeceğimi bilmiyorum.”
Bu cevap kocamı susturdu.
Sonra kadın, üç hafta önce neden yeniden iletişim kurduğunu anlattı.
Çalıştığı iş yerinde bir arkadaşının çocuğu olmuştu. Arkadaşı her gün bebeğinin fotoğrafını gösterirken kadın kendi çocukluğunu düşünmeye başlamıştı. Yıllardır cevaplayamadığı soruları bir kez olsun doğrudan babasına sormak istemişti.
“Ben artık yirmi dört yaşındayım,” dedi. “Kendi evim, işim, hayatım var. Paraya ihtiyacım yok. Annem beni tek başına büyüttü, çok emek verdi. Ama onun emeği senin yokluğunu açıklamıyor.”
Kocam başını önüne eğdi.
“Biliyorum.”
“Bilmiyordun. Bilseydin en azından doğum günümde arardın.”
Kocam sessizce dinledi.
Kadın çantasından eski doğum günü kartını çıkardı.
“Bunu on birinci yaş günümde göndermiştin. Üzerinde, ‘Her zaman yanındayım,’ yazıyor. Uzun süre sakladım çünkü inanmak istedim.”
Kartı masaya bıraktı.
“Bugün de saklıyorum ama artık o cümlenin doğru olmadığını biliyorum.”
Sonra ayağa kalktı.
“Ben gideyim.”
Kocam hemen doğruldu.
“Yemek yemeden gitme.”
Kadın başını iki yana salladı.
“Bugün burada kalırsam hepimiz olduğumuzdan farklı davranmaya çalışacağız. Buna gerek yok.”
Kapıya kadar eşlik ettim. Ayakkabılarını giyerken bana döndü.
“Sizin için çok zor bir akşam oldu. Özür dilerim.”
“Özür dilemesi gereken kişi siz değilsiniz.”
Bir süre yüzüme baktı.
“Size başka bir şey söyleyebilir miyim?”
“Elbette.”
“Ben yıllarca sizin beni istemediğinizi düşündüm. Babamın düğününden sonra beni aramamasını buna bağladım. Bugün gerçeği öğrendiğimde rahatlayacağımı sanmıştım. Ama daha çok üzüldüm.”
“Çünkü ortada suçlayacağınız başka biri kalmadı,” dedim.
Kadın şaşkınlıkla baktı. Sonra hafifçe başını salladı.
“Evet. Galiba öyle.”
Giderken telefon numarasını bıraktı. Ona sarılmaya çalışmadım. Henüz birbirimizi tanımıyorduk ve aramızdaki yakınlığın zorla kurulmasını istemiyordum.
Kapı kapandığında salona döndüm.
Kocam masanın başında oturuyordu.
Boş sandalye yine boştu.
Bu defa dayanamadım. Sandalyeyi çekip karşısına oturdum.
Kocam başını kaldırdı ama hiçbir şey söylemedi.
“Şimdi bana her şeyi anlatacaksın,” dedim. “Ama tek bir gerçeği bile eksik bıraktığını öğrenirsem bu evlilikte sana yeniden güvenmem çok zor olacak.”
O gece sabaha kadar konuştuk.
Kocamın geçmişindeki evliliği zaten biliyordum. Fakat çocuğu olduğunu öğrenmemem için neler yaptığını duydukça içimdeki kırgınlık büyüdü.
Tanıştığımız ilk aylarda kızının fotoğrafını cüzdanından çıkarmış. Ben eski aile fotoğraflarını görmek istediğimde ailesinin pek fotoğraf çektirmediğini söylemiş. Kızından gelen mektupları iş yerindeki dolabında tutmuş.
Kayınvalidem ve kocamın ablası gerçeği biliyormuş.
“Onlar neden söylemedi?” diye sordum.
“Ben istemedim.”
“Peki hiç itiraz etmediler mi?”
“Annem etti. Ablam da birkaç kez söyledi. Ama ben bunun benim meselem olduğunu düşündüm.”
“Senin meselen olduğunu düşündüğün şey üç insanın hayatını değiştirmiş.”
Kocam elleriyle yüzünü kapattı.
Sonra boş sandalyenin hikâyesini anlattı.
Düğünümüzden birkaç hafta sonra kayınvalidem onu ziyaret etmiş. Kızının düğün salonunun önünde nasıl ağladığını anlatmış.
“Bir gün kapını çalarsa ona yer bulabilecek misin?” diye sormuş.
Kocam o gün mutfaktaki sandalyelerden birini boş bırakmış.
Başlangıçta birkaç günlük bir davranışmış. Sonra alışkanlığa dönüşmüş. Her akşam o sandalyeye bakıp kızını hatırladığını, bir gün karşısına çıkarsa ona söyleyeceklerini düşündüğünü anlattı.
“Bu yüzden yıllardır o sandalyeyi mi sakladın?” dedim.
“Evet.”
“Peki telefon numarasını bilmiyor muydun?”
“Biliyordum.”
“Adresini?”
“Bir dönem biliyordum.”
“Öyleyse neden gitmedin?”
Bu soruya cevap vermesi uzun sürdü.
“Beni görmek istemeyeceğini düşündüm. Her geçen yıl daha çok utandım. Sonra artık çok geç olduğuna inandım.”
Başımı iki yana salladım.
“Bir sandalyeyi boş tutmak kolaymış. Asıl zor olan bir kapıyı çalmakmış, değil mi?”
Kocamın gözleri doldu.
“Evet.”
“O sandalye senin kızına duyduğun sevgiyi değil, yüzleşmekten kaçtığın sorumluluğu hatırlatıyormuş.”
Bu defa itiraz etmedi.
Sabah olduğunda gözlerim yanıyordu. Ne uyuyabilmiş ne de içimdeki öfkeyi azaltabilmiştim.
Kocama birkaç gün yalnız kalmak istediğimi söyledim. Kız kardeşimin evine gittim.
Orada geçirdiğim üç gün boyunca çok düşündüm.
Bir yandan kocamın yıllarca bana yalan söylemesine kızıyordum. Diğer yandan kapımıza gelen genç kadının durumunu düşünmeden edemiyordum.
Onun hiçbir suçu yoktu.
Benim de yoktu.
Ama kocamın kararlarının bedelini ikimiz de ödüyorduk.
Dördüncü gün eve döndüğümde kocam mutfakta yemek hazırlıyordu.
Beni görünce sevinir gibi oldu fakat yüzümdeki ifadeyi fark edince durdu.
“Konuşabilir miyiz?” dedim.
Hemen masaya oturdu.
“Bu evliliği sürdürüp sürdürmeyeceğimi henüz bilmiyorum,” dedim. “Benden hemen affetmemi bekleme.”
“Beklemiyorum.”
“Bundan sonra geçmişini saklamayacaksın. Kızınla görüşmek istiyorsan görüşeceksin. Ama bunu da benden gizlemeyeceksin.”
Başını salladı.
“Bir de o sandalyeyi artık boş tutmayacaksın.”
Kocam sandalyeye baktı.
“Neden?”
“Çünkü kızının ihtiyacı boş bir sandalye değil. Ona gerçekten zaman ayıran bir baba.”
Bu sözler üzerine uzun süre konuşmadı.
Sonunda ayağa kalktı, yıllardır dokunmamı istemediği sandalyeyi çekip masanın diğer tarafına koydu.
“Birlikte bir aile danışmanına gitmeyi de isterim,” dedim. “Çünkü yalnızca özür dilemen bana güvenimi geri vermeye yetmeyecek.”
“Kabul ediyorum.”
Ertesi hafta ilk görüşmemize gittik.
Her şey birden düzelmedi. Hatta bazı günler konuşmalarımız eskisinden daha zorlaştı. Kocam geçmişte verdiği kararların nedenlerini anlatmaya çalışırken kendisini haklı çıkardığını fark ediyor, yeniden susuyordu.
Danışmanın yönlendirmesiyle olayları mazeret aramadan konuşmayı öğrendik.
Ben de kırgınlığımı saklamamaya başladım.
Bu sırada kocam kızına mesaj yazmak istedi. Ona hemen uzun bir açıklama göndermemesini söyledim.
“Önce ne istediğini sor,” dedim.
Kocam kısa bir mesaj yazdı.
“Konuşmak istersen seni dinlemek istiyorum. İstemiyorsan kararına saygı duyacağım.”
Kızı iki gün sonra cevap verdi.
“Bu hafta görüşebiliriz. Ama yalnızca bir saat.”
Kocam o buluşmaya giderken yıllardır görmediğim kadar heyecanlıydı. Gömleğini iki kez değiştirdi, evden çıkmadan önce telefonunu kontrol edip durdu.
“Ne söyleyeceğimi bilmiyorum,” dedi.
“Bu sefer çok konuşman gerekmiyor. Dinlemen yeterli.”
Akşam eve döndüğünde yüzünde yorgun ama sakin bir ifade vardı.
“Nasıl geçti?” diye sordum.
“Zordu.”
Sonra kızının ona çocukluğunda yaşadığı küçük ama unutulmamış şeyleri anlattığını söyledi.
Okulun babalar günü etkinliğini, hastalandığında onun aramasını beklediği akşamı, üniversiteye kabul edildiğinde göndermek istediği mesajı...
Kocam bunların hiçbirini bilmiyormuş.
“Bana çok kızgın,” dedi.
“Olması normal.”
“Bir daha görüşmek isteyip istemediğini bilmiyorum.”
“Bu da onun kararı.”
İki hafta sonra yeniden buluştular.
Sonra bir kez daha.
Zamanla kızının sevdiği yemekleri, çalıştığı işin zorluklarını, hafta sonları annesiyle yaptığı yürüyüşleri öğrenmeye başladı.
Bir gün bana küçük bir zarf gösterdi. İçinde kızının çocukken çizdiği bir ev resmi vardı. Resmin bir köşesinde anne ve çocuk, diğer köşesinde küçük bir erkek figürü bulunuyordu.
“Bunu bana verdi,” dedi.
“Neden?”
“Çocukken evimiz böyle olsun isterdim, dedi. Sonra da artık geçmişi değiştiremeyeceğimizi söyledi.”
Kocamın gözleri yine doldu.
Ama bu kez ağlamaktan başka bir şey de yapıyordu. Kızını arıyor, onun uygun olduğu günlerde buluşuyor, verdiği sözleri tutuyordu.
Birkaç ay sonra genç kadın beni aradı.
Telefon ekranında numarasını görünce şaşırdım.
“Merhaba,” dedim.
“Merhaba. Rahatsız etmiyorum, değil mi?”
“Hayır, buyurun.”
Bir süre havadan sudan konuştuk. Sonra asıl söylemek istediğine geldi.
“Babamla görüşmeye devam ediyorum. Ama sizinle de konuşmak istiyorum. O akşamdan beri kendimi kötü hissediyorum.”
“Neden?”
“Hayatınıza bir anda girdim. Belki evliliğinizde sorunlara sebep oldum.”
Bu sözler beni üzdü.
“Bakın,” dedim. “Bizim evliliğimizdeki sorunlar sizin kapıyı çaldığınız gün başlamadı. O sorunlar yıllardır vardı. Ben sadece bilmiyordum.”
Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.
“Yani bana kızgın değilsiniz?”
“Hayır. Ama birbirimizi tanımamız için zamana ihtiyacımız var.”
“Ben de öyle düşünüyorum.”
O gün bir kafede buluşmaya karar verdik.
Kocamı çağırmadık.
İlk başta ikimiz de biraz çekingen davrandık. Fakat konuşmaya başladıkça ortak yönlerimiz olduğunu fark ettik.
İkimiz de kitap okumayı seviyorduk. İkimiz de kalabalık sofralardan hoşlanıyorduk. İkimizin de sinirlendiğinde hemen konuşmak yerine biraz yalnız kalmaya ihtiyacı vardı.
Bir ara genç kadın gülümsedi.
“Babam sizin çok iyi yemek yaptığınızı söylüyor.”
“Bunu söylemesi güzel,” dedim. “Ama mutfakta yalnızca benim çalışmam artık eskisi kadar hoşuma gitmiyor.”
Kadın güldü.
“Annem de aynı şeyi söyler.”
Sonra ciddileşti.
“Size bir şey sorabilir miyim?”
“Elbette.”
“Eğer o düğün günü benim varlığımı bilseydiniz, ne yapardınız?”
Soruyu hemen cevaplayamadım.
On bir yıl önceki hâlimi düşündüm. Yeni evlenmiş, hayatının en heyecanlı gününü yaşayan genç bir kadındım. Kocamın geçmişinden gelen bir çocuğu öğrenmek elbette kolay olmazdı.
“Şaşırırdım,” dedim. “Belki kızardım, belki ağlardım. Ama en azından karar verme hakkım olurdu.”
Kadın gözlerini masaya indirdi.
“Ben de o gün içeri girip girmeyeceğime karar vermek isterdim.”
Bu söz ikimizin de boğazını düğümledi.
“Elimizden alınan şey biraz da buydu,” dedim.
Buluşmadan ayrılırken bana sarılmak için yaklaştı ama tereddüt etti. Kollarımı açtım.
Kısa, biraz çekingen bir sarılmaydı. Fakat ikimiz de gülümsedik.
O gün eve döndüğümde kocam nasıl geçtiğini sordu.
“Güzel geçti,” dedim.
“Benim hakkımda konuştunuz mu?”
“Biraz.”
“Ne söylediniz?”
“Bunu bilmek zorunda değilsin. Bizim de birbirimizle kuracağımız ayrı bir ilişki var.”
Kocam başını salladı.
“Haklısın.”
Aradan altı ay geçti.
Bu süre içinde evliliğimizdeki bütün kırgınlıklar silinmedi. Bazen kocamın söylediği sıradan bir şeyden bile şüphelendiğim oluyordu. O da bunun sebebini biliyordu.
Güvenin yeniden kurulması için yalnızca zaman değil, tutarlı davranışlar gerektiğini anlamıştık.
Kızıyla ilişkisi de bir masaldaki gibi düzelmedi. Genç kadın bazı günler babasına yakın davranıyor, bazı günler haftalarca görüşmek istemiyordu.
Kocam artık bunu kişisel bir ceza gibi görmüyordu.
Bekliyordu ama eskisi gibi boş bir sandalyenin arkasına saklanarak değil.
Görüşmek istediğinde açıkça soruyor, istemediğinde saygı gösteriyordu.
Bir cumartesi öğleden sonra genç kadın telefon edip akşam bize gelmek istediğini söyledi.
Kocam mutlu oldu. Birlikte pazara gittik. Çorbalık sebze, salata malzemesi ve tatlı aldık.
Mutfakta çalışırken kocam bir ara durdu.
“Sevilay, sana bir şey söylemek istiyorum.”
“Dinliyorum.”
“Bunca yıldır o sandalyeyi neden boş bıraktığımı kendime sevgi diye anlattım. Meğer suçluluk duygumu hafifletiyormuşum. Kızım gelmeden önce de senin bana her şeyi affettirmek zorunda olmadığını biliyorum.”
Bıçağı tezgâha bıraktım.
“Bunu anlaman önemli,” dedim. “Ama ben de her sabah aynı duyguyla uyanmıyorum. Bazı günler sana yeniden güvenebileceğimi hissediyorum. Bazı günlerse on bir yıl boyunca bilmediğim şeyleri düşünüyorum.”
“Biliyorum.”
“İkimiz de buna zaman tanıyacağız.”
Akşam kapı çaldığında kocam hemen açmaya koştu. Genç kadın elinde küçük bir tatlı kutusuyla gelmişti.
“Annem yaptı,” dedi. “Size de getirmemi istedi.”
Kutuyu alırken gülümsedim.
“Annenize teşekkürlerimi iletin.”
Masanın etrafına oturduğumuzda eski sandalyenin bu kez kocamın yanında durduğunu fark ettim. Günlerdir diğer sandalyelerden hiçbir farkı yoktu.
Genç kadın bir an durdu.
“Bu, o sandalye mi?” diye sordu.
Kocam başını salladı.
“Evet.”
Kadın bana baktı.
“Siz oturuyorsunuz.”
Gülümsedim.
“Artık isteyen istediği yere oturuyor.”
Kadın da gülümsedi. Sonra karşımdaki sandalyeye geçti.
Yemek boyunca sıradan şeylerden konuştuk. Pazardaki fiyatlardan, iş yerindeki yoğunluktan, yaklaşan kıştan...
Bir ara kocam kızına çorba uzatırken elini hafifçe titretip birkaç damla masa örtüsüne döktü.
Genç kadın gülmeye başladı.
“Baba, hâlâ aynı şekilde sakarlık yapıyorsun.”
Kocam şaşkınlıkla baktı.
“Hatırlıyor musun?”
“Çocukken de çorbayı hep taşırırdın.”
Kocamın yüzünde öyle bir ifade belirdi ki anlatması zordu. Hem mutluydu hem de kaçırdığı yılların ağırlığını hissediyordu.
Ben mutfaktan bez getirirken genç kadının sesini duydum.
“Baba, sana bir şey söyleyeceğim.”
“Dinliyorum kızım.”
“Geçmişte olanları henüz tamamen affetmedim.”
Kocam başını salladı.
“Biliyorum.”
“Ama buraya yeniden gelmek istiyorum. Çünkü ilk kez bir sofrada kendimi açıklamak zorunda hissetmedim.”
Kocamın gözleri doldu.
“İstediğin zaman gelebilirsin.”
Kadın hafifçe gülümsedi.
“Biliyorum. Ama bu kez önceden haber veririm.”
Hepimiz güldük.
O akşam yemeğinden sonra genç kadın bulaşıkları toplamama yardım etti. Kocam çayı hazırlarken mutfakta kısa bir süre yalnız kaldık.
Kadın bana yaklaşıp sessizce konuştu.
“Size teşekkür etmek istiyorum.”
“Neden?”
“Babamla aramdaki ilişkiyi düzeltmek sizin göreviniz değil. Bunu biliyorum. Ama bana burada yabancıymışım gibi davranmadınız.”
Elindeki tabağı kurulayıp yerine koydum.
“Çünkü yabancı olmanız gerekmiyor. Yalnız birbirimizi tanımamız gerekiyor.”
Gülümsedi.
“Bu bana yeter.”
Kapıdan uğurlarken bu defa önce o sarıldı.
Kocam da kızına sarıldı. Genç kadın geri çekilmeden önce babasının omzuna hafifçe dokundu.
“Haftaya görüşürüz,” dedi.
Kapı kapandıktan sonra kocam bir süre yerinden kıpırdamadı.
Sonra mutfağa geldi.
Masa hâlâ kuruluydu. Üç bardak, üç tabak ve ortada yarısı yenmiş bir tatlı duruyordu.
Kocam boş sandalyeyi gösterdi.
“Bunu artık ne yapalım?” diye sordu.
Sandalyeye baktım.
On bir yıl boyunca o eşyanın içinde korkunç bir sır bulunduğunu düşünmeden yaşamıştım. Sonra gerçeği öğrendiğimde ondan nefret etmiştim.
Ama şimdi karşımda yalnızca sıradan, biraz eskimiş bir mutfak sandalyesi vardı.
“Hiçbir şey yapmayalım,” dedim. “Dursun. Misafir geldiğinde kullanırız.”
Kocam sessizce gülümsedi.
O gece sofrayı toplarken düğün fotoğrafımızı da elime aldım. Genç kadın giderken fotoğrafı bize bırakmıştı.
Fotoğrafın kenarındaki küçük kıza uzun uzun baktım.
O gün onun kim olduğunu bilmiyordum. Gülümseyerek kameraya bakarken birkaç metre ötemde bir çocuğun babasını beklediğinden habersizdim.
Artık geçmişi değiştiremeyeceğimi biliyordum.
Ama bundan sonra evimizde birinin varlığının saklanmasına da izin vermeyecektim.
Fotoğrafı bir albümün içine yerleştirdim. Yanına o akşam üçümüzün mutfakta çekildiği yeni fotoğrafı koydum. Eski fotoğrafta genç kadın kapının dışındaydı. Yenisinde ise hepimiz aynı masanın etrafındaydık.
İki fotoğraf arasındaki on bir yılı hiçbir şey geri getiremezdi.
Bunu ne bir özür, ne bir sarılma, ne de güzel hazırlanmış bir akşam yemeği değiştirebilirdi.
Fakat en azından bundan sonraki yılların nasıl yaşanacağına birlikte ve dürüstçe karar verme şansımız vardı.
Işığı kapatmadan önce masaya son kez baktım.
Sandalyelerin hepsi yerindeydi.
O an anladım ki bir insana hayatımızda yer vermek, onun için yıllarca boş bir sandalye saklamak değilmiş. Onu dinlemek, yanında bulunmak, gerektiğinde özür dilemek ve verdiğimiz sözlerin arkasında durmakmış.
Kocam bunu çok geç öğrenmişti.
Ben ise on bir yıl boyunca aynı sandalyenin yanında yaşadığım hâlde, asıl boşluğun mobilyalarda değil, konuşulmayan gerçeklerde olduğunu yeni anlamıştım.
Ertesi sabah kahvaltı sofrasını kurarken sandalyeleri saymadım. Hangisinin boş kalacağını da düşünmedim.
Çünkü artık bizim evimizde kimsenin yeri bir sır olarak saklanmıyordu.
Önceki

Önceki