Kadının uzattığı fotoğrafı elime aldığımda önce hiçbir şey anlayamadım. Fotoğraf, on bir yıl önce düğün salonunun girişinde çekilmişti. Üzerimde gelinliğim, yüzümde heyecanlı bir gülümseme vardı. Kocam hemen yanımda duruyordu. Fakat kadın fotoğrafın kenarını işaret edince gözlerim oraya kaydı.
Salonun cam kapısının önünde, pembe hırkalı küçük bir kız görünüyordu. Diğer insanlardan biraz uzakta durmuş, doğrudan kocama bakıyordu.
“Bu kızı görüyor musunuz?” diye sordu kadın.
Başımı salladım.
“O gün on üç yaşındaydım. Babamın düğününe gelmiştim ama beni içeri almadı.”
Elimdeki fotoğraf titredi.
Kocama döndüm. Yüzündeki bütün renk çekilmişti. Sandalyenin arkasına tutunmuş, gözlerini yerden kaldıramıyordu.
“Ne demek babamın düğünü?” dedim.
Kadın derin bir nefes aldı.
“Ben kocanızın kızıyım.”
O anda mutfaktaki saatin sesi bile kesilmiş gibi geldi. On bir yıllık evliliğimiz boyunca kocamın daha önce çocuğu olduğunu hiç duymamıştım. Tanıştığımızda geçmişinden söz etmiş, gençliğinde kısa bir evlilik yaptığını anlatmıştı. Fakat çocuk sahibi olduğundan bir kez bile bahsetmemişti.
“Bu doğru mu?” diye sordum.
Kocam başını kaldırdı. Dudakları birkaç kez kıpırdadı ama sesi çıkmadı.
“Bana bak ve cevap ver.”
“Doğru, Sevilay.”
Sanki biri göğsümün ortasına ağır bir taş bırakmıştı.
Kadın hâlâ kapının önünde bekliyordu. Ayakkabılarını bile çıkarmamıştı. Çantasının askısını öyle sıkı tutuyordu ki parmaklarının uçları beyazlamıştı.
“İçeri gelin,” dedim.
“Rahatsızlık vermek istemiyorum.”
“Bu kapının önünde konuşulacak bir mesele değil.”
Kadın içeri girdi. Kocam ona yaklaşacak gibi oldu ama kadın hafifçe geri çekildi.
“Lütfen,” dedi. “Henüz sarılmaya hazır değilim.”
Kocam olduğu yerde kaldı.
Salona geçtiğimizde kadın masadaki boş sandalyeye baktı. Yüzünde acıyla karışık bir şaşkınlık belirdi.
“Demek gerçekten doğruymuş.”
devamı sonraki sayfada...

