Kerem ve benim sekiz çocuğumuz vardı; beş kız ve üç oğlan. Evimiz her zaman gürültü, kargaşa ve neşeyle doluydu. Yorucuydu ama her saniyesine bayılıyordum. Oğullarımız büyüdüğünde, Kerem onlara özel "baba-oğul" gezileri düzenlemeye başladı. Onları dedesinden miras kalan, ormanın içinde gözden uzak bir bağ evine götürüyordu. Bu zamanla onların bir geleneği haline geldi.
Beş yıl önce, yine böyle bir hafta sonu için yola çıktıklarında kapının önünde durup arkalarından el sallamıştım. Bunun onları son görüşüm olacağını bilmiyordum.
O günün ilerleyen saatlerinde mutfaktaki lavabonun başında durmuş yağmuru izlerken, bahçeye bir polis arabasının girdiğini gördüm. İlk başta pek üstünde durmadım; aile dostumuz Aras polisti ve bazen çat kapı uğrardı.
Ancak kapıyı açıp yüzünü gördüğüm an, bir şeylerin feci şekilde ters gittiğini anladım.
"Çok üzgünüm Ceyda," dedi, gözleri kan çanağına dönmüştü. "Bir kaza oldu."
Ne demek istediğini anlayamadım; ta ki ellerimi tutup her şeyi paramparça eden o gerçeği söyleyene kadar. Kerem’in arazi aracı fırtına sırasında uçurumdan yuvarlanmış ve takla atmıştı. Kurtulan olmamıştı.
"Hayır," diye fısıldadım. "O yolu avucunun içi gibi bilir. Her zaman hava durumunu kontrol eder."
Aras üzüntüyle başını salladı. "Biliyorum."
Mantıklı gelmiyordu. Kerem gerçekten böyle bir hata yapmış olabilir miydi? Hiçbir zaman bir cevabım olmayacaktı.
Cenaze töreni bir film şeridi gibi geçti. Kızlarım bana sarılmış, gözyaşları kuruyana kadar ağlamışlardı. Tüm bu süreçte Aras hep yanımızdaydı; soruşturmayla ilgilendi, raporları açıkladı ve kızlarım için ayakta kalmama yardım etti. Yavaş yavaş, en çok güvendiğim kişi haline geldi.
Bir ay sonra, kazanın olduğu yere bir anıt diktik. O günden sonra, yakın zamana kadar o yoldan tamamen uzak durdum.
Leman’ın beni uyandırdığı gece her şey değişti.
Eski oyuncak ayısına sarılmış, titreyerek yatağımın başında duruyordu. "Leman? Ne oldu kızım?" diye sordum. "Ayıcığımın içinde bir şey buldum," dedi sessizce. "Babam bunu saklamış."
devamı sonraki sayfada...

