Anne ve babam öldüğünde yedi kardeşimi bir arada tutmak için mücadele ettiğimde henüz on sekiz yaşındaydım. Üç yıl boyunca bizi zar zor suyun üstünde tutabildiğimi sanmıştım. Sonra en küçük kardeşim eski bir fotoğraf buldu ve arkasında yazan gerçekler ailem hakkında inandığım her şeyi değiştirdi.
Kapıyı açıp basamaklarda iki polis memuruyla karşılaştığımda on sekiz yaşındaydım.
Arkamda, Leyla mutfakta gülüyordu; çünkü Ömer mısır gevreğini bir tencereye boşaltmış ve ona "kahvaltı çorbası" adını takmıştı. Pelin, onun iğrenç olduğunu söyleyerek bağırıyordu. Selin ise sol ayakkabısını arıyordu.
Efe ve Arda, aslında ikisine de ait olmayan bir kapüşonlu üst için tartışıyorlardı; Barış ise battaniyesini küçük, yorgun bir hayalet gibi yerlerde sürükleyerek yürüyordu.
On saniye boyunca hayat normaldi.
On sekiz yaşındaydım.
Sonra memurlardan biri, "Sen Rüzgar mısın?" diye sordu.
Cümlesini bitirmeden anlamıştım. Yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu.
Elim kapı kolunda asılı kaldı. "Evet."
Ortağı, sanki yedisinin de nereye savrulacağını şimdiden biliyormuş gibi omzumun üzerinden kardeşlerime baktı.
"Bir kaza oldu," dedi. "Ve anne ve baban kurtulamadı."
Leyla’nın gülüşünün kesildiğini duydum.
"Sen Rüzgar mısın?"
"Ne?" diye sordum, çünkü beynim o an işlevini yitirmeye karar vermişti.
"Üzgünüm evladım. Yardım etmesi için aile büyüklerinden birilerini çağırmanı öneririm."
Ömer, tişörtündeki süt lekesiyle koridora çıktı. "Rüzgar?"
Arkama döndüm. Yedi yüz, onlara ne yapacaklarını söylemem için bana bakıyordu.
Polislerin yüzünü görmesinler diye kapıyı yarıya kadar kapattım ve "Herkes otursun," dedim.
Pelin fısıldadı: "Annemle babam nerede?"
Ağzımı açtım ama tek bir kelime bile çıkmadı.
"Birilerini çağırmanı öneririm."
Birkaç gün sonra, sosyal hizmetlerden Hanife Hanım, hayatımı mahvetmeye yetecek kadar kalın bir dosyayla mutfak masasında karşımda oturuyordu.
Ömer kanepede uyuyakalmıştı. Leyla ve Pelin koridorda durmuş, dinlemiyormuş gibi yapıyorlardı.
"Bu çocukların geçici olarak yerleştirilmeleri gerekiyor," dedi Hanife Hanım.
"Birlikte mi?" diye sordum.
Dosyaya baktı. Bu bakış yeterli bir cevaptı.
"Hayır."
Koridordan Leyla’nın kısık sesli hıçkırığı duyuldu.
Ömer kanepede uyuyordu.
Gözlerimi Hanife Hanım’dan ayırmadım. "Onlar az önce annelerini ve babalarını kaybettiler."
"Biliyorum Rüzgar," dedi nazikçe.
"Hayır, eğer bilseydiniz, onları tek kalmış çoraplar gibi ayırmam gerektiğini söylemezdiniz."
Yüzü yumuşadı. "Rüzgar, henüz on sekiz yaşındasın."
"Kaç yaşında olduğumu biliyorum."
"Diploman yok, düzenli bir gelirin yok. Belgelere göre ev kredisi de gecikmiş."
"Çalışabilirim. Öğrenebilirim. Sadece onları ayırmayın."
"Annelerini ve babalarını kaybettiler."
"Bu o kadar basit değil."
Battaniyesinin altında kıvrılmış, bir eliyle hâlâ annemin eski anahtarlığını tutan Ömer’e baktım. "Altı yaşındaki bir çocuğa aynı hafta içinde hem anne babasını hem de ailesini kaybettiğini söylemek de o kadar basit değil."
Hanife Hanım dosyayı yarıya kadar kapattı. "Seni anlıyorum, beni yanlış anlama. Ama sevgi her zaman yeterli olmaz."
"O zaman bana başka neye ihtiyacım olduğunu öğretin. Yardım edin."
"Elimden gelen sınırlı, Rüzgar. Ama unutma, istesek de istemesek de bir mahkeme günü belirlenecek."
"Bu o kadar basit değil."
Mahkeme süreci daha da kötüydü.
Deniz Halam, üzerinde incileri ve krem rengi paltosuyla; Varol Eniştem ise sanki davayı çoktan kazanmışlar gibi elinde bir dosyayla gelmişti.
"O çocukları çok seviyorum," dedi Deniz Halam hâkime, kurumuş gözlerinden birini siler gibi yaparak. "Ama Rüzgar’ın kendisi daha çocuk. İşler düzelene kadar en küçük ikisini ben yanıma alabilirim. Buna hem niyetim hem de imkânım var."
Pelin, Leyla’nın koluna yapıştı.
"En küçük ikisi mi? İsimlerini bile biliyor musun?" diye sordum. "Neden onlardan eşya gibi bahsediyorsun?"
"O çocukları çok seviyorum."
Deniz Halam bana döndü. "Tatlım, bencil olma. Herkesi kurtaramazsın."
Hâkime döndüm. "Herkesi kurtarmaya çalışmıyorum. Ailemi bir arada tutmaya çalışıyorum."
Hâkim öne doğru eğildi. "Evladım, ne istediğinin farkında mısın?"
"Tam olarak değil, Sayın Hâkim," dedim. "Ama bunu yapmak zorundayım. Onlar için ve ailem için."
Mahkeme salonuna bir sessizlik çöktü.
Yutkundum. "Ömer’in fısfıs saatlerini biliyorum. Barış’ın korktuğunda yemek sakladığını biliyorum. Selin’in acıktığında hırçınlaştığını biliyorum. Efe ve Arda’nın kendi alanlarına ihtiyaç duyduğunu biliyorum. Leyla ve Pelin’in koridor ışığı açık uyuduklarını biliyorum."
"Ailemi bir arada tutmaya çalışıyorum."
İlk Leyla koptu. "Deniz Halamı istemiyorum. Ben ağabeyimi istiyorum."
Pelin hızla başını salladı. "Ben de."
Sonra Ömer ağlamaya başladı, Barış onu izledi ve Arda bile yüzünü kapattı.
İki hafta sonra geçici velayet bana verildi.
Bunu mahkemenin tuvaletinde istifra ederek kutladım.
Bundan sonra hayat; bakkal listeleri, faturalar, ayakkabılar, okul izin belgeleri, kabuslar ve kimin kabus gördüğü konusunda yalan söylediğinden ibaret bir listeye dönüştü.
"Deniz Halamı istemiyorum. Ben ağabeyimi istiyorum."
Üniversiteyi bıraktım ve nerede iş bulursam çalıştım. Sabahları depoda, gün boyu markette, hafta sonları ise paket serviste görev aldım.
Ayakta uyumanın mümkün olduğunu öğrendim.
Yan komşumuz Hafize Teyze, ortopedik ayakkabıları içindeki mucizemiz oldu.
Çocuklara göz kulak oluyor ve teklif ettiğim her kuruşu reddediyordu.
"Mutfaktaki yemeği yakmayarak öde borcunu bana," dedi bir gün tezgâha bir tencere yemek bırakırken.
"Sadece bir kere pirinci yakmıştım."
"Pirinç tütmez Rüzgar, yanar."
Leyla o hafta ilk kez güldü.
Üniversiteyi bıraktım.
Üç yıl böyle geçti. Kolay ya da pürüzsüz değildi ama bir arada kaldık.
Hangi öğretmenlerin daha ağzımı açmadan benim sorumsuz olduğumu varsaydığını öğrendim. Beslenme çantalarını hazırlarken sigorta şirketleriyle tartışmayı öğrendim. Ömer en sevdiği mısır gevreğini alabilsin diye kendi pahalı deodorantımı rafa geri koymayı öğrendim.
Bir gece Selin beni mutfakta elektrik faturasına bakarken buldu.
"Yine o yüzü yapıyorsun," dedi.
"Hangi yüzü?"
"Şu 'böbreğimi satabilirim ama önce indirim kuponlarına bakmam lazım' yüzünü."
Üç yıl geçti.
Güldüm, çünkü diğer seçenek ortadan ikiye bölünmekti. "Hadi yatağa Selin."
Gitmek yerine karşıma oturdu. "Faturayı göster."
"Hayır."
"Rüzgar."
"Sen on bir yaşındasın. Senin işin sebzelerden nefret etmek ve kütüphane kitaplarını kaybetmek."
"Senin işin de korkmadığını numara yapmayı bırakmak."
Kâğıdı katlayıp not defterimin altına ittim.
"Faturayı göster."
Selin masanın üzerinden elime uzandı. "Her şeyi tek başına yapmak zorunda değilsin. Biz yanındayız."
Bu işleri daha da zorlaştırıyordu. Onların çocuk kalmasını istiyordum, yedek yetişkinler olmalarını değil.
Ertesi öğleden sonra Deniz Halam uğradı.
Ne yiyecek getirmişti ne de çocuklar için bir hediye; sadece ağır bir parfüm kokusu, inciler ve bitmek bilmeyen eleştiriler.
"Bu ev dökülüyor," dedi parmağını koridorun duvarında gezdirerek. "Hâlâ o fonlara erişimin yok mu?"
"Henüz değil."
Ağzı büzüldü. "Neden bu kadar uzun sürdü?"
Deniz Halam geldi.
"Hiçbir fikrim yok ama hallediyorum."
Çocukların, duvara iğnelediğim bir çarşafın üzerinde film izlediği oturma odasına doğru baktı.
"Biliyorsun," dedi sesini alçaltarak, "yardım istemek bir başarısızlık değildir."
"Harika. Yardım et o zaman."
Gözlerini kırpıştırdı. "Ne?"
"Ömer’in spor ayakkabıya ihtiyacı var. Barış’ın gözlüğe. Selin’in okul gezisi yemek hariç kırk lira. Birini seç, Deniz Hala."
"Yardım istemek bir başarısızlık değildir."
Halamın gülümsemesi dondu. "Ben yetişkin yardımı demek istemiştim."
"Onları almayı kastediyorsun."
"En doğrusu neyse onu yapmayı kastediyorum."
Bir adım yaklaştım. "Kimin için en doğrusu?"
Çocuklara bir göz attı, sonra tekrar bana döndü. "Bir gün anlayacaksın Rüzgar, sevgi seni yetkin kılmaz."
"Hayır," dedim. "Ama inci kolye de kılmaz."
Cevap vermeden çekip gitti.
En kötüsünün bu olduğunu sanmıştım. Ta ki Barış o fotoğrafı bulana kadar.
"En doğrusu neyse onu yapmayı kastediyorum."
Gece yarısına geliyordu; kıvırcık saçları toz içinde, çorabının teki kayıp bir halde kapımda belirdiğinde.
"Canım, çok geç oldu. Ne yapıyorsun burada?"
"Yılbaşı ışıklarını arıyordum Rüzgar."
"Nisan ayında mı?"
Dudağı titredi. "Annemi özledim."
Eski bir fotoğraf uzattı. "Bunu süs kutusunun arkasında buldum."
"Ne yapıyorsun?"
Fotoğrafı aldım.
Annem ve babam adliyenin önünde duruyorlardı. Babam bir kolunu anneme dolamış, ona destek oluyordu.
Arkalarında ise Deniz Halam ve Varol Eniştem duruyordu.
Deniz Halam gülümsüyordu.
Fotoğrafı ters çevirdim.
Annem’in el yazısı beni ortadan ikiye bölecek gibiydi.
"Eğer bize bir şey olursa, Deniz’in çocukları almasına izin vermeyin. En büyüğümüz Rüzgar ne yapacağını bilir.Meryem."
"Deniz’in çocukları almasına izin vermeyin."
"Annem öleceklerini biliyor muydu?" diye fısıldadı Barış.
"Hayır," dedim ama sesim titredi. "Hayır canım. Ama sanırım kime güvenmeyeceğini biliyordu."
Ertesi sabah fotoğrafı Hafize Teyze’ye götürdüm.
Fotoğrafa o kadar uzun süre baktı ki beni duymadığını sandım.
Sonra oturdu.
"Ah be yavrum."
Mideme bir ağrı girdi. "Bu fotoğrafı biliyor musun?"
"O günü biliyorum."
"Kime güvenmeyeceğini biliyordu."
"Hangi günü?"
Gözleri doldu. "Annenin eve gelip, 'Eğer Deniz bebeklerime yaklaşıp bir şey yapmaya kalkarsa, önce Rüzgar’ı çağırın,' dediği günü."
Mutfak sandalyesinin arkalığını sıktım. "Benim adımı mı söyledi?"
Hafize Teyze elimi tuttu. "Karşılığında hiçbir şey beklemeden onları seven tek kişinin sen olduğunu söyledi."
Düzgün nefes alamıyordum.
"Bana her şeyi anlat."
"Benim adımı mı söyledi?"
Söylemişti.
Hafize Teyze kasasını açarken ben annemin fotoğrafını, sanki yok olacakmış gibi sıkıca tutuyordum.
"Deniz’in peşimizde olduğunu biliyor muydun?" diye sordum.
"Annenin, onun bir şeyler denemesinden korktuğunu biliyordum," dedi.
Bana bir dosya uzattı.
İçinde vasiyet belgelerinin kopyaları, e-postalar ve annemin el yazısıyla yazılmış bir not vardı.
Belgeler Deniz’i sadece yedek vasi tayin etmemişti; aynı zamanda evin, sigorta ödemesinin ve annemle babamın bizim adımıza açtığı her hesabın kontrolünü ona veriyordu.
Bana bir dosya uzattı.
Üç yıl boyunca annemle babamın bize sadece acı ve faturalar bıraktığını sanmıştım. Ama onlar sorumsuz davranmamışlardı. Öldükleri güne kadar bizim için savaşmışlardı.
Başımı kaldırdım. "Halam buna 'istikrar' mı diyordu?"
Hafize Teyze, "Baban buna hırsızlık diyordu evladım," dedi.
Sonraki bir hafta boyunca tahmin yürütmeyi bıraktım ve kanıt toplamaya başladım. Adliyeyi aradım, kopyalar istedim, annemin e-postalarının dökümünü aldım.
Sonra sosyal hizmet uzmanı Hanife Hanım aradı.
"Baban buna hırsızlık diyordu."
"Rüzgar, halan dosyanın yeniden incelenmesi için başvuruda bulundu."
"Tabii ki yapmıştır."
"Evin güvensiz olduğunu ve senin aile desteğini reddettiğini söylüyor. İşin içinde çocuklar olunca bu durum soru işareti yaratır."
Lavaboda duran bulaşıklara ve mıknatısın altındaki izin belgelerine baktım.
"Güzel," dedim.
"Güzel mi?"
"Evet. Hâkim için yanımda götüreceğim bir şey var."
"Halan dosyanın yeniden incelenmesi için başvuruda bulundu."
Duruşmada Deniz Halam lacivertler içindeydi ve kısık sesle konuşuyordu.
"Sayın Hâkim, çocuklar için endişeleniyorum. Rüzgar onları seviyor ama sevgi akan bir çatıyı onarmaz ya da aç çocukları doyurmaz."
Annemin fotoğrafını masaya koydum.
"Annem de endişeleniyordu. Bu yüzden bunu bıraktı. Kız kardeşinin bize ait olanı almaya çalışacağını biliyordu. Halamın tek beklediği buydu. Mirasa itiraz etmek."
Halamın yüzü değişti.
Hâkim öne eğildi. "Açıkla."
"Annem de endişeleniyordu."
"Bu fotoğraf, ailemin Deniz Halamın hazırladığı belgeleri reddettiği gün çekilmiş," dedim. "O belgeler, evin ve paranın kontrolünü tamamen ona veriyordu."
Deniz Halam atıldı: "Olaylar öyle gelişmedi!"
Hafize Teyze arkamda ayağa kalktı. "Aynen öyle gelişti."
Halam ona döndü. "Sen hiçbir şey bilmiyorsun!"
Hafize Teyze dosyayı açtı. "Kız kardeşinin bu kopyaları bana verdiğini biliyorum, çünkü senden korkuyordu."
Oda sessizliğe gömüldü.
Hâkime e-postaları uzattım.
"Sen hiçbir şey bilmiyorsun."
Deniz Halam fısıldadı: "Rüzgar, yapma bunu."
Ona baktım. "Bizi ayırmaya çalıştın."
"Onları korumaya çalıştım."
"Hayır," dedim. "Annemle babamın geride bıraktıklarına sahip olmaya çalıştın."
Deniz Halam incilerine dokunurken, Varol Eniştem yere bakarken hâkim belgeleri okudu.
Sonunda hâkim başını kaldırdı.
"Hanımefendi, talebiniz reddedilmiştir. Gelecekteki herhangi bir velayet talebi önce bu mahkeme tarafından onaylanmalıdır."
"Rüzgar, yapma bunu."
Halam incilerini sıktı. "Sayın Hâkim, ben sadece en iyisini istedim."
Arkasında, Varol Eniştem sonunda başını kaldırdı.
"Deniz," dedi sessizce, "bana onların senden yardım istediğini söylemiştin."
Deniz Halam cevap vermedi.
Annemin cenazesinden beri ilk kez aileden biri bana değil, ona o gözle bakıyordu.
Hâkim Hafize Teyze’ye döndü. "Peki, sizin talebiniz?"
"Ben sadece en iyisini istedim."
Yaşlı kadın dikleşti. "Eğer Rüzgar izin verirse, acil durum bakıcısı olarak listeye eklenmek istiyorum. Rüzgar eğitimine geri dönmeli. Meryem ve Eren pırlanta gibi çocuklar yetiştirmiş ama Rüzgar’ın hamuru bambaşka, o çok iyi bir çocuk."
Ona baktım. "Bunu gerçekten istiyor musun?"
Hafize Teyze güldü. "Evladım, üç yıldır senin ordunu ben doyuruyorum. Tabii ki istiyorum."
Mahkemeden sonra Barış fotoğrafı havaya kaldırdı. "Annem bunu bulduğum için kızar mıydı?"
"Hayır," dedim. "Gurur duyardı. Bizi kurtardın Barış. Bizi birbirimizden kopmaktan kurtardın."
Leyla fotoğrafın arkasını sessizce okudu: "Rüzgar ne yapacağını bilir."
Önceki

Önceki