Yıllarca, kocamın evlat edinme hayalinin bizi nihayet tamamlayacağına inandım. Ancak gizli bir gerçek yeni kurduğumuz ailemizi sarsınca bir seçim yapmak zorunda kaldım: Ya ihanete tutunacaktım ya da kaybettiğimi sandığım aşk ve hayat için savaşacaktım.
Adım Hülya. Yıllarca kocamın evlat edinme hayalinin bizi bir bütün yapacağına inandım. Fakat saklanan bir gerçek, daha yeni başladığımız hayatımızı paramparça ettiğinde bir seçim yapmam gerekti: Ya bu ihanete takılıp kalacaktım ya da kaybettiğimi sandığım o aşk ve gelecek için mücadele edecektim.
Kocam Yavuz, çocuksuz bir hayatı kabullenmem için on yıl boyunca bana destek olmuştu. Sonra, neredeyse bir gecede, aile kurma fikrine saplanıp kaldı. Nedenini ise her şey için çok geç olana dek anlayamadım.
Ben kendimi işime gömdüm, o balık tutmaya merak saldı; eksik olanın adını koymadan, o sessiz evde var olmayı öğrendik. Bu değişimi ilk kez, evimizin yakınındaki bir parkın önünden geçerken Yavuz aniden durduğunda fark ettim.
"Şunlara bak," dedi, tırmanan ve bağıran çocukları izlerken. "Bir zamanlar bizim de böyle olacağımızı düşündüğümüzü hatırlıyor musun?" "Evet," diye cevap verdim.
Gözlerini çocuklardan ayırmadı. "Hâlâ seni üzüyor mu?" Yüzüne baktım. Orada ham bir duygu vardı, yıllardır görmediğim bir şey. Birkaç gün sonra, kahvaltı masasında telefonunu ve bir evlat edinme broşürünü önüme sürdü. "Evimiz çok boş geliyor, Hülya," dedi. "Öyle değilmiş gibi davranamıyorum. Bunu yapabiliriz. Hâlâ bir ailemiz olabilir." "Yavuz, biz bu durumla barışmıştık." "Belki sen barıştın." Bana doğru eğildi. "Lütfen, Hülya. Benim için bir kez daha dene." "Peki ya işim?" "Evde olman süreci kolaylaştırır," dedi hızla. "Şansımız daha yüksek olur."
Daha önce hiç yalvarmamıştı. Bu benim ilk uyarım olmalıydı. Bir hafta sonra istifamı verdim. Eve geldiğimde Yavuz bana öyle sıkı sarıldı ki sanki hiç bırakmayacak gibiydi. Akşamlarımızı kanepede form doldurarak, ev incelemelerine hazırlanarak geçirdik. Dur durak bilmiyordu, neredeyse acelesi varmış gibi odaklanmıştı.
Bir gece, onların profilini buldu. "Dört yaşında ikizler, Mert ve Yiğit. Buraya ait gibi görünmüyorlar mı?" "Korkmuş görünüyorlar," dedim kısık sesle. Elimi sıktı. "Belki biz onlara yetebiliriz." "Denemek istiyorum."
Aynı gece ajansa e-posta gönderdi. Çocuklarla ilk tanıştığımızda gözüm hep Yavuz’un üzerindeydi. Mert’in boyuna inip ona bir dinozor çıkartması uzattı. "En sevdiğin bu mu?" diye sordu. Mert, gözlerini kardeşinden ayırmadan hafifçe başını salladı. Yiğit fısıldadı: "O ikimizin yerine de konuşur." Sonra bana baktı, sanki güvenli olup olmadığımı ölçüyordu. Yanlarına diz çöktüm ve "Sorun değil," dedim. "Ben de Yavuz’un yerine çok konuşurum." Kocam gerçek, hafif ve mutlu bir kahkahayı patlattı. "Şaka yapmıyor çocuklar." Mert hafifçe gülümsedi. Yiğit ona daha çok sokuldu.
Eve taşındıkları gün, ev hem aydınlık hem de belirsiz hissettiriyordu. Yavuz arabanın yanında diz çöküp söz verdi: "Sizin için takım pijama aldık." O gece çocuklar banyoyu bir bataklığa çevirdiler ve yıllar sonra ilk kez evin her köşesi kahkahalarla doldu. Üç hafta boyunca, ödünç alınmış bir sihir gibi hissettiren bir hayat yaşadık; uyku öncesi masallar, krep ziyafetleri, Lego kuleleri ve bize uzanmayı yavaş yavaş öğrenen iki küçük çocuk.
Gelişlerinden yaklaşık bir hafta sonra, karanlıkta yataklarının kenarına oturmuş, yavaş nefes alışlarını dinliyordum. Bana hâlâ "Hülya Hanım" diyorlardı ama yakınlaşmaya başlamışlardı. O gün Yiğit kaybolan bir oyuncağı için ağlamış, Mert ise yemeğini reddetmişti. Battaniyelerini çenelerine kadar örterken Mert gözlerini açtı. "Sabah geri gelecek misin?" diye fısıldadı. Göğsüm sıkıştı. "Her zaman canım. Uyandığında tam burada olacağım." Yiğit bana doğru yuvarlandı, pelüş ayısına sarıldı ve ilk kez elimi tuttu.
Ancak Yavuz uzaklaşmaya başladı. İlk başta belli belirsizdi. Eve her zamankinden geç geliyordu. Gözlerini kaçırarak, "İşte zor bir gündü, Hülya," diyordu. Bizimle yemek yiyor, çocuklara gülümsüyor, sonra tatlıdan önce çalışma odasına kayboluyordu. Kendimi mutfağı tek başıma toplarken, buzdolabındaki yapışkan parmak izlerini silerken ve kapalı kapı ardındaki telefon konuşmalarının mırıltısını dinlerken buluyordum. Mert meyve suyunu döktüğünde ve Yiğit ağlamaya başladığında, mutfak zemininde diz çöken ve "Sorun değil tatlım, yanındayım," diye fısıldayan bendim. Yavuz ya "işte acil durum" diyerek gidiyor ya da dizüstü bilgisayarının mavi ışığında kayboluyordu.
Bir akşam, masanın altına saçılan onca bezelyeden sonra nihayet sordum: "Yavuz, iyi misin?" Yüzüme bile bakmadı. "Sadece yorgunum. Uzun bir gündü." "Mutlu musun?" Bilgisayarı biraz sertçe kapattı. "Hülya, mutlu olduğumu biliyorsun. Bunu biz istedik, değil mi?" Başımı salladım ama içimde bir şeyler düğümlendi.
Sonra bir öğleden sonra, çocuklar aynı anda uyudu. Bir anlık nefes alabilmek için koridorda sessizce ilerledim. Yavuz’un odasının önünden geçerken sesini duydum; kısık ve gergindi. "Ona yalan söylemeye devam edemem. Onunla bir aile kurmak istediğimi sanıyor..." Elim ağzıma gitti. Kalbim çarparak yaklaştım. "Ama çocukları bu yüzden evlat edinmedim," dedi, sesi titreyerek. Sessizlik. Sonra boğuk bir hıçkırık. "Bunu yapamam, Dr. Selim Bey. Ben gittikten sonra gerçeği anlamasını izleyemem. O daha fazlasını hak ediyor. Ama ona söylersem... darmadağın olur. Tüm hayatını bunun için bıraktı. Ben sadece... sadece yalnız kalmayacağını bilmek istedim."
Dizlerimin bağı çözüldü. Yavuz ağlıyordu. "Ne kadar dediniz, Doktor Bey?" Bir duraksama. "Bir yıl mı? Sadece bu kadar mı kaldı?"
Sessizlik uzadı, sonra Yavuz tekrar yıkıldı. Merdiven tırabzanına tutunarak geri çekildim, nefes almaya çalıştım. Biliyordu. İşimden ayrılmama, yeni bir hayat kurmama, bir anne olmama izin vermişti; o hayatın içinde kalamayacağını bildiği halde. Gerçekle birlikte yüzleşeceğimize bana güvenmemişti. Benim adıma o karar vermişti. Çığlık atmak istedim.
Bunun yerine yatak odamıza gittim, kendim ve ikizler için bir valiz hazırladım ve kız kardeşim Ceren'i aradım. "Bizi bu gece yanına alır mısın?" Sesim bana ait değil gibiydi. Soru sormadı. "Misafir odasını hazırlıyorum." Bir saat içinde gitmiştik. Yavuz’a bir not bıraktım: "Arama. Zamana ihtiyacım var."
Ceren’in evinde nihayet patladım. Uyumadım; yatağın içinde her şeyi defalarca kafamda oynattım. Sabah, çocuklar yerde sessizce boyama yaparken kafamda bir isim yankılanıyordu: Dr. Selim. Yavuz’un bilgisayarını açtım. Gerçek oradaydı; tahlil sonuçları, notlar ve Dr. Selim'den gelen, gerçeği bana anlatması için onu zorlayan imzasız bir mesaj. Ellerim titreyerek numarayı aradım. "Ben Hülya, Yavuz’un eşiyim," dedim. "Kayıtları buldum. Lenfomadan haberim var. Denenecek bir şey kaldı mı?" Sesi yumuşadı. "Bir klinik çalışma var. Ama riskli, pahalı ve bekleme listesi çok uzun." Nefesim kesildi. "O listeye girebilir mi?" "Deneyebiliriz. Ama sigorta bunu karşılamaz." Çocuklara baktım. "İşten ayrılırken aldığım tazminatım var, Doktor Bey," dedim. "Onun adını listeye yazın."
Ertesi akşam eve döndüm. Yavuz mutfak masasında oturuyordu, gözleri kan çanağıydı, kahvesine dokunmamıştı bile. "Hülya..." diye başladı. "İşimden ayrılmama izin verdin," dedim. "O çocuklara aşık olmama izin verdin. Bunun bizim hayalimiz olduğuna inanmama izin verdin." Yüzü buruştu. "Bir ailen olsun istedim." "Hayır," dedim sesim titreyerek. "Sen gittikten sonra bana ne olacağını kontrol etmek istedik." Yüzünü elleriyle kapattı. "Kendime seni koruduğumu söyledim. Ama aslında, kalıp kalmayacağını seçmeni izlemekten kendimi koruyordum." Bu söz canımı çok yaktı. "Bana, onları tek başıma büyütebileceğimi söylemeden beni bir anne yaptın," dedim. "Buna sevgi deyip benden minnet bekleyemezsin."
Ağladı. Yumuşamadım. "Buradayım çünkü Mert ve Yiğit’in babalarına ihtiyacı var," dedim. "Ve çünkü geri kalan her ne zamanımız varsa, dürüstlükle yaşanacak." Ertesi sabah, "Ailelerimize söylemeliyiz. Artık sır yok," dedim. Başını salladı. "Kalacak mısın?" "Senin için savaşacağım," dedim. "Ama sen de savaşmak zorundasın."
Anlatmak, beklediğimizden daha zordu. Kız kardeşi ağladı, sonra parladı: "Kendi ölümünü planlarken kadını anne mi yaptın? Senin neyin var?" Annem ise daha sessizdi. "Karısına kendi hayatı konusunda güvenmeliydin." Yavuz kendini savunmadı.
O öğleden sonra evrakları imzaladık; tedavi onayları, tıbbi formlar, her şeyi. "Çocukların beni böyle görmesini istemiyorum," dedi. "Seni burada görmeyi, hiç görmemeye tercih ederler," diye yanıtladım. İmzaladı.
Hayat bir bulanıklığa dönüştü; hastane ziyaretleri, dökülen meyve suları, huysuzluk nöbetleri ve Yavuz'un bol kapüşonlular içinde eriyip gidişi. Bir gece onu video kaydederken yakaladım. "Selam çocuklar. Eğer bunu izliyorsanız ve ben yanınızda değilsem... sadece şunu unutmayın, sizi ilk gördüğüm andan beri çok sevdim." Kapıyı sessizce kapattım.
Daha sonra Mert onun kucağına tırmandı. "Ölme baba," diye fısıldadı. Yiğit eline bir oyuncak kamyon sıkıştırdı. "Geri gelip oyna diye." Arkamı dönüp ağladım. Bazı geceler duşta ağladım. Diğer günler sinirlenip patladım, sonra ikimiz de titrerken Yavuz bana sarıldığında özür diledim.
Saçları dökülmeye başladığında tıraş makinesini aldım. "Hazır mısın?" "Başka şansım var mı?" diye sordu. Ben kafasını kazırken çocuklar kıkırdıyordu.
Aylar geçti. Tedavi süreci bizi neredeyse bitirdi. Sonra bir sabah telefonum çaldı. "Hülya Hanım, ben Dr. Selim. Son sonuçların hepsi temiz. Yavuz remisyonda (hastalık geriledi)." Dizlerimin üzerine çöktüm.
Şimdi, iki yıl sonra, evimiz tam bir kaos; sırt çantaları, futbol kramponları, her yerde boya kalemleri. Yavuz çocuklara ailenin en cesurunun ben olduğumu söylüyor. Ben hep aynı cevabı veriyorum: "Cesur olmak sessiz kalmak değildir. Çok geç olmadan gerçeği söylemektir."
Uzun süre boyunca, Yavuz’un yalnız kalmamam için bana bir aile vermek istediğini sandım. Sonunda, gerçek bizi neredeyse yok ediyordu. Ama aynı zamanda, bizi kurtaran tek şey de o oldu.
Önceki

Önceki