Gelinim doğum yaparken öldü ama sekiz adam tabutu kaldırmaya çalıştığında, onu yerinden bir santim bile oynatamadılar.
O an Karacaahmet Mezarlığı’nda dizlerimin üzerine çöktüm ve tabutu açmaları için onlara yalvardım.
Çünkü bir şey duymuştum.
Hafif bir tıkırtı. Zayıf. Kuru.
İçeriden geliyordu. Kasabamızdaki herkes, Leyla’nın "takdir-i ilahi" ile vefat ettiğini söyleyip duruyordu.
Ben inanmadım. Bu kez değil. Hele ki oğlum Selim, tek bir gözyaşı bile dökmemişken... Sanki karısını gömmek bir an önce bitmesi gereken bir randevuymuş gibi, birkaç dakikada bir saatini kontrol edip dururken asla inanmadım. Bana onu son bir kez görmem için izin vermediğinde de inanmadım. Leyla, dokuz aylık hamileyken gecenin bir yarısı Şişli’deki hastaneye girmişti; bir eli karnında, diğeri bileğimi canımı yakacak kadar sıkı kavramış haldeydi. Terliyordu. Titriyordu. Ve hemşireler onu o döner kapılardan içeri almadan hemen önce, bana asla unutamayacağım gözlerle baktı. O gözler, acıdan korkan bir kadının gözleri değildi. Birinden korkan bir kadının gözleriydi. “Bebeğimi almasına izin verme, Müzeyyen Anne…” diye fısıldadı. Sonra gözden kayboldu. Benim adım Müzeyyen Demir. Altmış dört yaşındayım. Ömrümde kocamı, kız kardeşimi ve sayamadığım kadar çok umudumu toprağa verdim. Ama henüz bu kadar çok sırrı beraberinde götüren bir kadını gömmemiştim. Sabahın beşinde Selim doğumhanenin koridoruna çıktı. Gömleği tertemizdi. Saçları özenle taranmıştı. Gözleri kupkuruydu. “Leyla gitti,” dedi. Öyle bir hızla ayağa kalktım ki sandalyem zemine sürtünerek gıcırdadı. “Ya bebek?” Gözlerini yere indirdi; üzüntüden değil, ezberlediği bir cümleyi tekrarlayan bir adam gibi. “Bebek de öldü.” Sırtım duvara çarptı. Torunum. İlk torunum. Leyla’nın şimdiden krem rengi bir şapka ördüğü o küçük kız. İsmini gizlice seçtiği o yavru: Elif. Selim elini omuzuma koydu. Onu ittim. “Leyla’yı görmek istiyorum.” Yüzü sertleşti. “Bu mümkün değil.” “Ben onun kayınvalidesiyim.” “Ben de kocasıyım.” Bunu sanki bir mülkiyet hakkıymış gibi söyledi. Ve hayatımda ilk kez, bu adamı dünyaya getirdiğim için kendimden utandım. Leyla öz kızım değildi. Ama her anlamda kızım olmuştu. Dört yıl önce ailemize yırtık bir valiz, aşınmış ayakkabılar ve sanki çok fazla yer kaplamaktan korkuyormuş gibi, çekingen bir gülümsemeyle gelmişti. Selim ona “narin” diyordu. Ama ben yazın ortasında giydiği o uzun kolları fark etmiştim. Saklamaya çalıştığı o izleri fark etmiştim. Bir kapı çarptığında nasıl irkildiğini fark etmiştim. Sonra, aylar geçtikçe yavaş yavaş mutfağımda gülmeye başladı. Rahmetli kocamın meşhur cevizli payını yapmayı öğrendi. Yorulduğunda bana “Müzeyyen Anne” derdi. Ve hamile kaldığında, hayata yeniden döndüğünü gördüm. Selim ondan sonra değişti. Ya da belki de sadece rol yapmayı bıraktı. Telefonunu kontrol ediyor. Her harcamasını kuruşu kuruşuna sayıyordu. Pazara tek başına gitmesini yasaklamıştı. Hamile kadınların “histerik” olduğunu söylüyordu. Leyla’nın dinlenmeye ihtiyacı olduğunu iddia ediyordu. Ama gözlerinin içine baktığımda dinlenmiş bir kadın görmüyordum. Bir kafes görüyordum. Selim cenaze töreninde tabutun açılmayacağını duyurduğunda, tüm mahalleli başını öne eğdi. “Yeterince acı çekti,” diye mırıldandı. “Onu güzel haliyle hatırlamak daha iyi.” Yalan. Sesindeki her ton yalan kokuyordu. “Annesi İzmir’den geliyor,” dedim. “Veda etmeye hakkı var.” “Çok geç,” dedi Selim. “Cenaze yarın sabah.” “Yarın mı?” “Onun isteği bu olurdu.” Acı, kısa bir kahkaha attım. “Sağlığında ne istediğini bir gün bile dinlemedim Selim. Şimdi dili tutulmuşken onu dinlediğini söyleme bana.” Bana daha önce onda hiç görmediğim bir soğuklukla baktı. “Dikkatli ol anne.” Bu bir tavsiye değildi. Bu bir uyarıydı.
2. BÖLÜM
Ertesi sabah tabut zaten bekliyordu. Beyaz. Pahalı. Fazlasıyla pürüzsüz. Sıkıca mühürlenmiş. Üzeri zambaklar ve solgun güllerle kaplıydı; altın rengi bir şeridin üzerinde şöyle yazıyordu: “Sevgili eşime.” O kelimeleri çıplak ellerimle kazıyıp sökmek istedim. Selim, Leyla’yı hiç sevmemişti. Onu gözetlemişti. Kontrol etmişti. Yalnızlaştırmıştı. Susturmuştu. Ve şimdi kimsenin yüzünü görmesine izin vermeden onu gömmek istiyordu. Karacaahmet’te rüzgar selvilerin arasından esiyordu. Caminin minaresinden selâ okunuyordu. Köyün kadınları dua ediyor, erkekler fısıldaşıyordu. Hoca duasını okumaya başladı. Selim tabutun yanında dimdik, solgun ve sabırsız bir halde duruyordu. Ellerine baktım. Titrimiyorlardı. Sonra tabut taşıyıcıları öne çıktı. Güçlü kuvvetli dört adam ellerini kulpların altına yerleştirdi. “Haydi, ya Allah!” Tık yok. Tabut kımıldamadı bile. En ufak bir sarsıntı bile yoktu. Adamlardan biri dişlerinin arasından bir şeyler mırıldandı. “Sıkıştı mı bu?” Tekrar denediler. Yine bir şey yok. Dört adam daha çağrıldı. Sekiz adam o beyaz tabutun etrafında dizilmiş, soğuk Kasım güneşinin altında çabadan yüzleri kızarmış halde duruyorlardı. Hâlâ tık yoktu. Tabut olduğu yerde çakılı kalmıştı. Sanki yerin kendisi onu kabul etmeyi reddediyordu. Kalabalığın arasında fısıltılar yayıldı. “Bu normal değil.” “Sanki bir ton ağırlığında.” “Tövbe yarabbim…” “Belki de gitmek istemiyordur.” Selim’in benzi attı. Hastaneden beri ilk kez oğlumun gözlerinde korku gördüm. “O zaman burayı kazın!” diye çıkıştı. “Bitirelim şu işi.” Ona döndüm. “Bitirelim mi?” Çenesini sıktı. “Anne, başlama yine.” Ve işte o an duydum. Bir tıkırtı. Zayıf. Tıpkı bir parmak ucunun tahtaya vurması gibi. Kanım dondu. Etrafımda herkes sustu. Sonra ikinci bir tıkırtı geldi. Daha da zayıf. Ama gerçek. Hoca elindeki tesbihi düşürdü. Bir kadın çığlık attı. Tabutun yanına diz çöktüm. “Açın şunu!” Selim kolumdan yakaladı. “Aklını kaçırıyorsun.” Hâlâ sahip olduğumu bilmediğim bir güçle kendimi kurtardım. “Hayır. Sessizlerin asla konuşamayacağına inanan sendin.” Geri çekildi. Çok hızlı. Çok ani. Ve o an anladım. “Açın şu tabutu!” diye bağırdım. Taşıyıcılar birbirlerine baktılar. İçlerinden biri, eski bir itfaiyeci olan Battal, cebinden küçük bir bıçak çıkardı. “En ufak bir şüphe varsa,” dedi, “açarız.” Selim ona doğru atıldı. “Yasaklıyorum!” Battal doğrudan gözlerinin içine baktı. “Selim Bey, eğer içeride biri yaşıyorsa, sizin izninizin hiçbir hükmü yoktur.” Mühürleri kesti. Sessizlik öyle ağırlaştı ki mezar taşlarının arasındaki rüzgarın sesini duyabiliyordum. Kapak açıldı. Leyla beyaz bir duvağın altında yatıyordu, yüzü solgun ve hareketsizdi. Ama dudakları… Dudakları kımıldıyordu. İki elimi birden ağzıma bastırdım. “Leyla…” Eli zayıfça yana düştü. Parmakları, sesini duyurmaya çalıştığını gösteriyordu. Ve avucunun içinde katlanmış küçük bir kağıt parçası vardı. Dikkatlice aldım. Selim fısıldadı: “Anne, onu bana ver.” Ona bakmadım bile. Notu açtım. Leyla’nın el yazısı titrek ve neredeyse okunmaz haldeydi. Ama kelimeler oradaydı: “Kızım yaşıyor. Selim onu kaçırdı. Kazanmasına izin verme.” Çığlık atmadım. O an değil. İçimde bir yerler soğudu. Buz gibi oldu. Gözlerimi oğluma kaldırdım. Zaten geri geri gidiyordu. Ama arkasında, mezarlığın kapıları yeni kapatılmıştı. Battal çoktan polisi aramıştı. Ve Leyla’nın ilan edilen ölümünden beri ilk kez, Selim Demir karısının sessizliği bozan tek kişi olmadığını anlamıştı. Leyla ölmemişti. Henüz değil. Acil yardım ekipleri onu tabuttan çıkardığında zar zor nefes alıyordu. Nefesleri zayıf, zorlanmış ve acı doluydu ama oradaydı. Onu mezarlık mescidinin önündeki soğuk taşın üzerine yatırdılar. Hoca ağladı. Kadınlar dua etti. Tabutu kaldırmaya çalışan adamlar, elleri hâlâ titreyerek öylece donup kalmışlardı. Selim ağlamıyordu. Bir çıkış yolu arıyordu. Gözleri kapıdan mezarlara, sonra mezarlardan olay yerine gelen polis memurlarına kayıyordu. Leyla’nın notunu göğsüme bastırdım. “Kızım yaşıyor.” O iki kelime, kendi kalbimden daha sert çarpıyordu.
3. BÖLÜM
Jandarmadan bir üsteğmen Selim’e yaklaştı. “Selim Bey, bizimle gelmeniz gerekiyor.” Selim gülümsemeye çalıştı. “Bu bir yanlış anlaşılma. Karımın hastanede öldüğü söylendi. Burada mağdur olan benim.” Öne çıktım. “Mağdur mu?” Bana karanlık bir bakış fırlattı. “Anne, sus artık.” Aramızdaki her şey tamamen koptu. Ben oğlumu sevmiştim. Onu taşımıştım. Onu beslemiştim. Ona teşekkür etmeyi, bir eli nazikçe tutmayı, kadınlara saygı duymayı öğretmiştim. Ama karşımda duran adam, artık benim büyüttüğüm o çocuk değildi. Ya da belki de ne hale geldiğini görmeyi çok uzun süre reddetmiştim. “Hayır, Selim,” dedim sakince. “Bugün artık susmayacağım.” Ambulans Leyla’yı Şişli’deki hastaneye geri götürdü. Polis Selim’i gözaltına aldı. Gelinimle birlikte ambulansa bindim. Yol boyunca Leyla gözlerini sadece bir kez açtı. Dudakları kıpırdadı. Yaklaştım. “Elif…” diye fısıldadı. “Onu bulacağız kızım.” Gözünün kenarından bir yaş süzüldü. Sonra tekrar bilincini kaybetti. Hastanede, Selim’in umutsuzca saklamaya çalıştığı şey ortaya çıktı. Leyla doğal bir komplikasyon sonucu "ölmemişti". Doğumdan sonra ona tehlikeli miktarda sakinleştirici verilmişti. Kalp atışları yavaşlamıştı. Nefesi fark edilemeyecek kadar zayıflamıştı. Birileri çok hızlı imza atmıştı. Birileri yeterince yakından bakmamayı seçmişti. Peki ya bebek? Resmi bir kayıt yoktu. Dosyada “ölü doğum” yazıyordu. Ama parmak izi yoktu. Fotoğraf yoktu. Net bir prosedür uygulanmamıştı. Ceset yoktu. Hiçbir şey yoktu. Sanki torunum hiç var olmamıştı. Ancak Leyla onun ağlamasını duymuştu. Bilincini kaybetmeden önce Selim’in beşiğin üzerine eğildiğini görmüştü. Onun birine şöyle dediğini duymuştu: “Çabuk ol. Annem soru sormadan bitirin şu işi.” Polis beni sorguladığında onlara her şeyi anlattım. Saklanan izleri. Yarıda kesilen telefon görüşmelerini. Yasaklanan ziyaretleri. Leyla’nın gözlerindeki korkuyu. Ve en önemlisi, doğumdan önce fısıldadığı o cümleyi: “Bebeğimi almasına izin verme.” Üsteğmen Mert, kır saçlı sakin bir adamdı; not defterini kapattı. “Müzeyyen Hanım, oğlunuzun borcu var mıydı?” Gözlerimi kaçırdım. “Evet.” Selim babasının marangoz atölyesini devralmış ve neredeyse batırmıştı. Kumar oynuyordu. Yalan söylüyordu. Kimsenin anlamadığı senetler imzalıyordu. Leyla’ya Şile taraflarında eski bir aile evi ve müteahhitlerin yıllardır istediği araziler miras kalmıştı. Satmayı reddetmişti. Bir gün kızına ait olacağını söylüyordu. Kızına. Selim’in Elif’i istemesinin sebebi buydu. Sevgiden değil. Para için. Kontrol için. Çünkü Leyla ölü kabul edilince ve bebek resmi olarak silinince, kalan her şeyin kendisine kalacağına inanmıştı. Ama bir hata yapmıştı. Sessizliğe zorlanan kadınların, gizlice mesaj bırakmayı öğrendiklerini unutmuştu. Leyla’nın notunda, neredeyse silinmiş ikinci bir satır daha vardı. “Yaralı adam. Gri minibüs. Azizeler Manastırı.” Azizeler Manastırı. İsim beni bir iğne gibi dürttü. Bu bir kişi değildi. Bu, Karacaahmet’ten yirmi kilometre uzakta, son zamanlarda “zor durumdaki” kadınlar için özel bir sığınağa dönüştürülmüş eski bir yerdi. Yüksek duvarların ardında, kimsenin soru sormadığı sessiz bir yer. Ve yaralı adam… Onu görmüştüm. Cenazeden bir gün önce. Cenaze evinin dışında, gri bir minibüsün yanında duran, yanağında soluk bir yara izi olan uzun boylu bir adam. Orada çalıştığını sanmıştım. Yanılmışım. Bilgiyi Üsteğmen Mert’e verdiğimde hiç vakit kaybetmedi. Saat dörtte iki polis arabası hastaneden ayrıldı. Dört buçukta sığınağın önündeydiler. Onlarla gitmeme izin verilmedi. Ben de bekledim. Hastanenin beyaz koridorunda. Leyla’nın odasının önünde. Ellerim birbirine kenetli. Paltom hâlâ mezarlığın tozuyla kaplı. Her dakika göğsüme bastıran bir taş gibiydi. Saat 17:12’de telefonum çaldı. “Müzeyyen Hanım?” Üsteğmen Mert’ti. Öyle bir hızla ayağa kalktım ki başım döndü. “Efendim?” Bir duraksama oldu. Sonra sesi yumuşadı. “Bebeği bulduk.” Dizlerimin bağı çözüldü. Duvara yaslandım. “Yaşıyor mu?” “Evet.” Gözlerimi kapattım. Bütün dünya yok oldu. Sadece o kelime kaldı. Yaşıyor. Elif yaşıyordu. O akşam Elif, bir polis memurunun kollarında hastaneye geldi. Minicikti. Yüzü kıpkırmızıydı. Buruş buruştu. Yaşıyordu. Yumruğu tıpkı annesininki gibi sıkılıydı. Onu Leyla’nın yanına yatırdıklarında, gelinim hâlâ uyuyordu; her yerinde kablolar vardı, balmumu kadar solgundu. Kulağına yaklaştım. “Leyla… kızım… Elif burada.” Göz kapakları titredi. Elif küçük bir ses çıkardı. Yüksek değil. Sadece ölümü, yalanları, korkuyu ve bir tabutun tahtasını aşacak kadar güçlü bir ses. Leyla gözlerini açtı. Önce anlayamadı. Sonra bebeği gördü. Yüzündeki ifade dağıldı. Kollarını yavaşça, acı çekerek uzattı. Hemşire tereddüt etti. “Hâlâ çok zayıf…” “Verin ona çocuğu,” dedim. Sesim sert değildi. Sadece basitti. Bazı anlar vardır ki, kimsenin bir anneyi bebeğinden ayırmaya hakkı yoktur. Elif, Leyla’nın göğsüne bırakıldı. Gelinim sessizce hıçkırmaya başladı. Zar zor konuşabiliyordu. Sonra kızının alnını öptü. Tekrar. Ve tekrar. Ve tekrar. Sanki her bir öpücük, çalınan bir dakikayı geri getiriyordu. İki gün sonra Selim resmen suçlandı. Onunla birlikte bir ebe, bir cenaze evi çalışanı, yaralı adam ve o sığınağın müdürü de alındı. Olay tüm bölgeyi sarstı. Gazeteler buna “Karacaahmet’teki Yarım Kalan Cenaze” adını verdi. Bir zamanlar kapalı panjurların ardındaki bağırmaları görmezden gelen komşular, aniden “zaten bir şeylerden hep şüphelendiklerini” iddia etmeye başladılar. Dinlemedim. Geç gelen cesaret, dünkü korkaklığı silmez. Selim nakledilmeden önce beni görmek istediğinde önce reddettim. Sonra gittim. Sevgiden değil. Gerçeğe olan borcumdan. Camın arkasında oturuyordu; zayıflamış, sakalları uzamış, gözlerinin altı çökmüştü. “Anne,” diye fısıldadı. O kelime içimi parçaladı. “Bugün bana öyle seslenme.” Başını eğdi. “Panikledim.” “Hayır.” Başını kaldırdı. “İşlerin bu noktaya gelmesini hiç istememiştim.” “İstemiştin,” dedim. “Sadece kimsenin öğrenmemesini ummuştun.” Dudakları titredi. “O benim de çocuğum.” Ona uzun uzun baktım. Sonra cevap verdim: “Bir çocuk, sadece kanını taşıyana ait değildir. Bir çocuk, onu koruyana aittir.” Gözlerini kapattı. “Aleyhimde tanıklık mı yapacaksın?” Tereddüt etmedim. “Evet.” İlk kez yüzünden bir damla yaş süzüldü. Ama bu beni etkilemedi. Pişman olduğu için değil, kaybettiği için ağlıyordu. Ayağa kalktım. “Leyla senin sessizliğinden sağ çıktı. Elif senin pazarlığından sağ çıktı. Ben de senin annen olma utancından sağ çıkacağım.” Elini cama dayadı. Ben elimi oraya koymadım. Çıkıp gittim. Üç ay sonra Leyla hastaneden taburcu oldu. Kimsenin göremediği ve hiçbir doktorun ölçemeyeceği bir yara iziyle, yavaşça yürüyordu. Ama yürüyordu. Elif, beyaz bir battaniyeye sarılmış halde kalbinin üzerinde uyuyordu. Yalanların battaniyesi değil. Yeni bir tane. Benim ördüğüm. Bahar geldiğinde Karacaahmet Mezarlığı’na döndük. O mezar Leyla’yı hiç içine almamıştı. Boş kalmıştı. Onun yerine oraya beyaz bir gül fidanı diktim. Leyla kucağında kızıyla önünde durdu. Rüzgar saçlarını nazikçe uçuşturdu. “Orada öleceğimi sandım,” diye fısıldadı. Elini tuttum. “Tıkladın.” Bana baktı. “Birinin duyup duymayacağını bilmiyordum.” Elif kucağında kımıldadı. Leyla gözlerini kızına indirdi. “O bana güç verdi.” Gözyaşlarımın arasından gülümsedim. “Hayır kızım. Onun yolunu açan sendin.” O gün uzaktan caminin ezan sesi duyuldu. Cenaze için değil. Bir hayat için. Birkaç hafta sonra, o küçük taş camide Leyla kızına Elif Müzeyyen ismini verdi. Hoca çocuğu kimin kucağına vereceğini sorduğunda, Leyla Elif’i bana uzattı. “Babaannesi,” dedi. Ben onun öz babaannesi değildim. Gerçekten değildim. Ama Elif kollarımda gözlerini açtığında bir şeyi anladım. Kan, bir aile kurabilir. Gerçek ise o aileyi kurtarır. Ve gerçek sevgi bazen bir kadının o tabutun kapalı kalmasına izin vermediği gün başlar.
Önceki

Önceki