Yetmiş iki yıl boyunca, kocamın sakladığı her sırrı bildiğime inandım. Ancak cenazesinde, bir yabancı ellerime bir kutu tutuşturdu; içinde aşk, sözler ve saklı tuttuğumuz sessiz fedakarlıklar hakkında anladığımı sandığım her şeyi altüst eden bir yüzük vardı.
Yetmiş iki yıl. Yüksek sesle söylediğinizde, sanki başkasının yaşadığı bir hikâyeymiş gibi imkânsız geliyor kulağa. Ama bu bizim hikâyemizdi.
Ellerimi dizlerimin üzerinde kenetlemiş, onun tabutuna bakarken hep bunu düşünüyordum.
Bir insanla o kadar çok yaş günü, kış mevsimi ve sıradan Salı günleri geçiriyorsunuz ki; her iç çekişinin, her ayak sesinin ve her sessizliğinin anlamını bildiğinize inanmaya başlıyorsunuz.
Yüksek sesle söylediğinizde imkânsız geliyor.
Ahmet’in kahvesini nasıl sevdiğini, her gece arka kapıyı nasıl iki kez kontrol ettiğini ve her Pazar cami ceketini aynı sandalyenin üzerine nasıl katladığını biliyordum. Onun tanımaya değer her parçasını bildiğimi sanıyordum.
Ancak aşkın, eşyaları çok dikkatli bir şekilde bir kenara kaldırma huyu vardır; bazen o kadar dikkatli kaldırır ki, onları bulduğunuzda artık çok geç olmuştur.
Cenaze töreni tam da Ahmet’in isteyeceği gibi küçüktü. Birkaç komşu alçak sesle taziyelerini sundu. Kızımız Rüya, kimsenin fark etmediğini sanarak gözlerini siliyordu.
Onu dürterek fısıldadım: "Makyajın akacak güzelim."
Onun tanımaya değer her parçasını bildiğimi sanıyordum.
Burnunu çekti. "Özür dilerim anne. Görseydi benimle dalga geçerdi."
Koridorun karşı tarafında torunum Taylan, cilalı ayakkabılarının içinde kaskatı duruyor, olduğundan daha büyük görünmeye çalışıyordu.
"İyi misin anneanne?" diye sordu. "Bir şeye ihtiyacın var mı?"
"Neler atlattık biz evladım," dedim onun hatırına gülümsemeye çalışarak. "Deden bu tür törenlerden hiç haz etmezdi."
Hafifçe sırıttı, ayakkabılarına baktı. "Bana bunların çok parladığını söylerdi."
"Evet, söylerdi," dedim, sesim ısınarak.
Mihraba doğru baktım; ben hâlâ yatakta olsam bile onun her sabah nasıl iki kişilik kahve hazırladığını düşündüm. Asla tek kişilik yapmayı öğrenememişti.
"Deden bu tür törenlerden hiç haz etmezdi."
Sandalyesinin gıcırtısını ve haberler çok kötüleştiğinde elimi nasıl hafifçe patpatladığını düşündüm. Sırf alışkanlıktan, az kalsın şu an onun parmaklarına uzanacaktım.
İnsanlar ayrılmaya başladığında, Rüya koluma dokundu. "Anne, hava almak için dışarı çıkmak ister misin?"
"Henüz değil."
İşte o an, Ahmet’in fotoğrafının yanında bekleyen bir yabancı fark ettim. Hareket etmeden duruyordu, elleri göremediğim bir şeyin etrafında kenetlenmişti.
Rüya kaşlarını çattı. "Bu kim?"
Ahmet’in fotoğrafının yanında bekleyen bir yabancı fark ettim.
"Bilmiyorum," dedim.
Ancak adamın üzerindeki eski asker ceketi gözüme çarptı. Bize doğru yürümeye başladı ve oda aniden daralmış gibi hissettirdi.
"Elif Hanım?" diye sordu sessizce.
Başımı salladım. "Benim. Ahmet’imi tanıyor muydunuz?"
Hafifçe gülümsemeyi başardı. "Benim adım Polat. Ahmet ile çok uzun zaman önce birlikte görev yapmıştık."
Onu süzdüm. "Hiç Polat isminden bahsetmemişti."
"Ahmet’imi tanıyor muydunuz?"
Anlayışlı bir tavırla omuz silkti. "Birbirimiz hakkında pek konuşmayız Elif Hanım. Gördüklerimizden sonra..."
devamı sonraki sayfada...

