Varlıklı ailem bana ya evlenmemi ya da mirastan mahrum kalacağımı söylediğinde, bir garsonla sıra dışı bir anlaşma yaptım. Ancak düğün gecemizde bana uzattığı eski bir fotoğraf; ailem, onun ailesi ve sevginin gerçekte ne anlama geldiği konusundaki tüm inançlarımı tamamen değiştirdi.
Düğünden sonra eve vardığımızda, Ceren beni öpmedi, hatta içeri tam olarak adım bile atmadı. Bunun yerine kapı eşiğinde durdu, çantasını gergin bir şekilde sıkıyordu.
“Adem… Her şeyden önce, bana bir söz ver,” dedi sessizce. İçimi tuhaf bir his kapladı. Evliliğimiz sadece bir anlaşmadan ibaret olsa da herhangi bir sürpriz beklemiyormuşum. “Ne istersen,” diye cevap verdim.
Tereddüt etti, zoraki bir tebessümle: “Ne görürsen gör, çığlık atma… En azından ben açıklayana kadar.” Hayatımı değiştirmesi gereken o gece, birdenbire onun hikâyesini mi dinleyeceğimden yoksa kendimle ilgili bir şeyler mi keşfedeceğimden emin olamamıştım.
Hayatım her zaman titizlikle kontrol edilmişti. Her şeyin soğuk ve kusursuzca düzenlendiği devasa, mermer bir malikanede büyüdüm. Babam Rıfat, iş hayatını olduğu gibi evdeki hayatını da acımasız bir disiplinle yönetirdi. Annem Derya ise her şeyden önce dış görünüşe önem verirdi; beyaz mobilyalar, sessiz odalar ve sosyal medyada kusursuz görünen bir yaşam. Tek çocukları olarak bana bir evlattan çok, geleceğe yönelik bir yatırım gibi davranılırdı. Küçük yaşlardan itibaren ailem, hayatımı tek bir amaç etrafında sessizce şekillendirdi: “Doğru” kadınla evlenmek. Girdiğimiz her sosyal davette, annemin arkadaşları kızlarını önümde sergilerdi; bakımlı, nazik ve varlıklı bir evliliğe açıkça hazırlanmış kızlar. Sonra, otuzuncu yaş günümde babam son kuralı koydu. Akşam yemeğinde sakince, “Otuz bir yaşına kadar evlenmezsen,” dedi, “mirasın dışındasın.” Tartışma yoktu, öfke yoktu; sadece iş dünyasında kullandığı o soğuk kesinlik vardı.
Aniden hayatımın bir son teslim tarihi olmuştu. Soyadımla benden daha çok ilgilenen kadınlarla geçen haftalarca süren rahatsız edici randevuların ardından, bir akşam şehir merkezindeki küçük bir kafeye gittim. Ceren ile orada tanıştım. Müşterilerle şakalaşan, siparişleri not almadan hafızasında tutan ve herkese içtenlikle davranan bir garsondur. Onda gerçek bir şeyler vardı; uzun zamandır hissetmediğim bir gerçeklik. Ben de ona bir teklifte bulundum. Ailemin ültimatomunu anlattım ve bir anlaşma önerdim: Bir yıl boyunca evli kalacaktık. Sadece kağıt üzerinde, resmi bir evlilik olacaktı; hiçbir bağlayıcılığı olmayacaktı. Karşılığında ona yüklü bir ödeme yapacaktım. Bir yılın sonunda da sessizce boşanacaktık. Ceren bunu dikkatlice düşündü, sözleşmeleri sordu ve sonunda kabul etti.
Düğün çabucak gerçekleşti. Ailem düğünü kendi kulüplerinde yaptı ve Ceren’in mütevazı ailesini küçümsediklerini gizleme gereği bile duymadılar. Ceren'in ailesi ise sessiz olmalarına rağmen onun adına gerçekten mutlu görünüyorlardı. O gece, törenden sonra Ceren bana o fotoğrafı gösterdi. Önlük giymiş bir kadının yanında duran küçük bir kızın solmuş bir fotoğrafıydı bu. Arka plan çok tanıdık geliyordu. Benim çocukluğumun geçtiği evdi. Benim havuzumdu. Ve çocuğun yanındaki kadın Meryem’di; eski yardımcımız. Çocukken annemlerden gizli bana kurabiye veren kadın. Ailem davetlerdeyken ben hastalandığımda baş ucumda bekleyen kişi. Yıllar önce annem, onu bir bileziği çalmakla suçlayarak işten kovmuştu. Ceren bana şefkatle baktı. “Meryem benim annem.” Anılar zihnime üşüşürken göğsüm sıkıştı. Gerçeği sonradan öğrendim: Annem en sonunda Meryem’i çalmakla suçladığı bileziği bulmuş ama hatasını asla kabul etmemişti. Meryem’in itibarı yerle bir edilmiş, işini ve düzenini kaybetmişti. Ceren bu evliliği sadece para için kabul etmemişti. Annesinin bir zamanlar baktığı o yalnız çocuğun iyi bir adama mı dönüştüğünü, yoksa ailesi gibi biri mi olduğunu görmek istemişti.
Ertesi gün Ceren’le birlikte kulüpte ailemin karşısına çıktık. Herkesin önünde gerçekler ortaya döküldü. Annemin iftirası, Meryem’e yapılan haksızlık, her şey. Hayatımda ilk kez onlara karşı dik durdum. Onların parasını da beklentilerini de reddedip oradan ayrıldım. Daha sonra Ceren’le eve yürürken, bana annesinin tarifiyle yapılmış bir kurabiye uzattı. O an Meryem’in başından beri bildiği bir şeyi fark ettim: Sevgi, ailemin servetinde hiçbir zaman var olmamıştı.
Önceki

Önceki