En büyük oğlumu altı ay önce bir trafik kazasında kaybettim. Sekiz yaşındaydı. Babasıyla futbol antrenmanına giderken bir kamyon araçlarına çarpmıştı. Eşim hayatta kaldı ama oğlum Arda’yı o gün toprağa verdik. O kazadan sonra hayat benim için ikiye ayrıldı: Arda’dan önce ve Arda’dan sonra.
O kadar ağır bir yıkım yaşadım ki doktorlar psikolojik durumumdan endişe ettikleri için cenazede bile beni yalnız bırakmadılar. Oğlumun cansız bedenini son kez görmeme izin vermediler. Belki de bu yüzden, içimde bir yerde hâlâ vedalaşamadığım bir parça vardı. Ama küçük oğlum Kerem için ayakta kalmalıydım. O henüz beş yaşındaydı ve abisine hayrandı.
Kerem, yaşadığımız felaketten sonra anaokuluna yeni dönmüştü. Onu her sabah bırakırken içim daralıyor, akşam almaya giderken kalbim yerinden çıkacak gibi oluyordu. Onu gözümden ayırmaya cesaret edemiyordum.
Bir akşam okuldan çıkarken Kerem bana koşarak geldi. Yüzünde haftalardır görmediğim bir sevinç vardı.
“Anne!” dedi nefes nefese. “Abim beni görmeye geldi. Senin artık ağlamaman gerektiğini söyledi.”
Dizlerimin bağı çözüldü. Gülümsedim ama içimde bir buz kütlesi büyüyordu. Çocukların yas sürecinde hayali konuşmalar kurabileceğini biliyordum. Ona sarıldım, saçlarını okşadım ve eve döndük.
devamı sonraki sayfada...

