Harika baş başa kaldığımızda ilk kez ağladığında, kendimi onun tamamen yeni bir hayatın şokunu atlatmaya çalıştığına ikna etmiştim. Bu, bir çocuk gözleri yaşlı, omuzları dik ve yaşına göre fazlasıyla metanetli bir ifadeyle karşılarında durduğunda yetişkinlerin sığındığı rahatlatıcı bir yalandır. Annesiyle evleneli henüz üç hafta olmuştu. Yedi yaşındaki bir çocuk, dünyasının sonsuza dek değiştiğini anlayacak kadar büyük, fakat bunun hiçbir parçasını kontrol edemeyecek kadar küçüktür.
Koridorda yürüyen yabancı bir adam.
Okul evraklarını dolduran farklı bir soyadı. Hayat ona vaatlerin yok olup gittiğini çoktan öğretmişken, sözler veren başka bir yetişkin. Ankara Üniversitesi Hastanesi'nin travma ünitesinde acil servis hemşiresi olarak çalışıyordum. Yıllarımı, hastalar daha ne olduğunu anlatamadan acıyı tanımayı öğrenerek geçirmiştim. Kaza kurbanlarının çılgınca korkusunu, istismardan kurtulanların boş sessizliğini, korkunun vücuda nasıl kalıcı olarak yerleştiğini çok iyi bilirdim. İnsanları okumayı bildiğimi sanıyordum.
Kandırılamayacağımı düşünüyordum. Harika’nın önünde diz çöktüm ve sesimi yumuşattım.
“Ne oldu tatlım?” Hemen kafasını salladı. Üzüntüyü reddeden bir çocuk gibi değil de, gerçeği itiraf ederse ne olacağından ölesiye korkan biri gibi. Gözleri koridora doğru kaydı, henüz fark etmeyi öğrenemediğim bir şeyi arar gibiydi. Leyla Yılmaz hayatıma girmeden önce, çift vardiyalar, acı kahveler ve gece yarısından çok sonra dönen çamaşır makineleriyle örülü bir rutinin içinde yalnız başıma yaşıyordum.
devamı sonraki sayfada...

