Apartman dairemin pencere camına yansıyan gün batımı, gözüme çarpan ilk şey oldu.
Şehrin beni acımasız bir makine gibi parça parça öğütüp bir kenara fırlattığını hissettirdiği, o tüketen, ruhu emen günlerden biriydi. Dizüstü bilgisayarım mutfak tezgahında hâlâ açık duruyordu; yarım kalmış bir e-posta ekranda hafifçe parıldarken, ben telefonu kulağıma dayamış pencerenin önünde duruyordum. Dışarıda, İstanbul'un silueti turuncu ve pembe çizgilere boyanmış gökyüzüne karşı keskin hatlarla yükseliyordu. O kısa sessizlik anında, duymayı en son isteyeceğim ses, soğuk bir tatminle sessizliği bıçak gibi kesti.
“Aile yazlığına adım atman sonsuza kadar yasaklandı.”
Bu sözler üvey annem Dilara’dan geliyordu. Kelimeler hoparlörden keskin, neredeyse sevinç dolu bir gaddarlıkla dökülürken telefonu tutan elim sıkılaştı. Camdaki yansımamı izledim; koyu renk saçlarım gevşek, dağınık bir topuz yapılmıştı, kazağım tek omzumdan aşağı kaymıştı. Aşağıdaki sokaktan ise trafiğin uzaktan gelen uğultusu yükseliyordu.
“Ne?” diye sordum yavaşça.
“Bütün kilitleri değiştirttim,” diye devam etti, her kelimeyi sanki tadını çıkararak uzatarak. “İçeri girmeye çalışmayı aklından bile geçirme. Kardeşinin mezuniyet partisini mahvetmenin bedeli işte bu.”
Sessiz bir kahkaha koyuvermemek için kendimi zor tuttum. Sesimi sakin tutarak, “Beni hiç davet etmediğin partiden mi bahsediyorsun?” diye sordum.
Abartılı bir şekilde homurdandı. “Lütfen, şimdi de mağdur rolü oynamaya başlama.”
“Herkese kendi öz işlerim yüzünden katılamayacak kadar meşgul olduğumu söylediğin o aynı parti mi?” diye karşılık verdim, sesimin tonunu bozmadan. Yıllar önce Dilara’ya öfke göstermenin sadece onu beslediğini öğrenmiştim; çünkü o, gösterilen her duygusal tepkiyi bir zafer gibi görüyordu.
Kahkahası hattan cızırtıyla yansıdı. Kurumla, “Herkes senin Merve’yi ve onun başarısını kıskandığını biliyor,” dedi. “O yazlığa bir daha asla adımını basamayacaksın. Bunu bizzat garantiledim.”
Kıskançlık, her zaman onun ilk başvurduğu suçlamaydı. Bu kelime babamla evlenip hayatımıza girdiği an ortaya çıkmıştı ve gerçeği çarpıtıp kendisini masum göstermek istediği her an bu kozu kullanırdı.
Camdaki yansımada, yazlık evin görüntüsü adeta şehrin siluetinin üzerine bindi. Geniş veranda. Sayısız elin dokunmasıyla pürüzsüzleşmiş açık renk ahşap korkuluklar. Kum tepelerinin ötesinde parıldayan uçsuz bucaksız Akdeniz.
Annemizin kahkahası, hafızamda yumuşak ve ılık bir esinti gibi süzüldü.
“Şu dalgaya bak Rüya. Yemin ederim sen beş yaşındayken olduğundan daha büyük.”
Gözlerimi kırpıştırarak kendimi tekrar şimdiki zamana döndürdüm.
“O ev, beni oradan yasaklayabileceğin bir yer değil,” dedim sessizce.
Dilara anında lafı yapıştırdı: “Ooo, bal gibi de öyle. Baban geçen ay evi benim üzerime yaptı.
devamı sonraki sayfada...

