Kocamın cenazesinden sonra yanına eğildip fısıldadım: "Suyum geldi." Kayınvalidem dudağını bükerek, "Biz burada yas tutuyoruz. Kendi taksini kendin çağır," dedi. Kaynım ise alçak sesle, "Bu gece olmaz," diye ekledi. Ben de kendi başıma çağırdım. Yapayalnız. On iki gün sonra kapımda belirdi ve "Torunumu görmeye geldim," dedi. Ben de cevap verdim: "Hangi torununu?"
İlk sancı, kocamı toprağa verirlerken vurdu. İkincisi ise kayınvalidem bana bakıp, "Sakın bugünü kendi şovuna çevirme," dediğinde geldi.
Siyah şemsiyelerden süzülen yağmur damlaları akıp giden mürekkep gibiydi. Selim’in tabutunun kenarını o kadar sert tutuyordum ki parmak eklemlerim bembeyaz olmuştu. Dokuz aylık hamileydim, üç günlük duldum ve etrafım hayatımı şimdiden pay etmeye çalışan insanlarla çevriliydi.
Kayınvalidem Vildan Hanım, kuru gözlerini gizleyecek kadar kalın bir tül takmıştı. Yanında ise Selim’in küçük kardeşi Deniz duruyordu; çenesi kasılmış, elleri tertemiz, üzerindeki takım elbise ise bir zamanlar bizden "son bir yatırım" için borç isteyen bir adamın boyunu aşacak kadar pahalıydı.
Vildan Hanım’a daha da yaklaştım ve fısıldadım: "Suyum geldi." Tepki bile vermedi.
"Yas tutuyoruz," diye tersledi. "Kendi taksini kendin çağır." Deniz saatine baktı. "Bu gece olmaz, Cemre." Bu gece olmazmış. Sanki doğum dediğin bir rezervasyon gibi ertelenebilirmiş gibi. Sanki Selim’in çocuğu küçük bir pürüzmüş gibi. Birkaç akraba bize doğru baktı, sonra hızla gözlerini kaçırdılar. Kimse hamile bir dulla ailenin reisi Vildan Hanım’ın arasına girmek istemiyordu. Ben de tam olarak o "sessiz gelin"den beklediklerini yaptım. Başımı salladım. Geri çekildim. Bir taksi çağırdım. Yalnız başıma. Arka koltukta, siyah elbisem sırılsıklam bir haldeyken, mezarlığın yağmur perdesinin arkasında kayboluşunu izledim. Ağlamadım. Şoför kırmızı ışıkta paniklediğinde de ağlamadım. Acı beni ikiye böldüğünde de. Hastaneye ulaştığımda beni bekleyen, elimi tutan kimse olmadığında da tek bir damla yaş dökmedim. Gece saat 02:17’de oğlum doğdu. Selim’in koyu saçlarına ve benim inatçı ciğerlerime sahipti. Adını Eymen koydum. On iki gün sonra, Vildan Hanım kapımı çaldı. İncileri, parfümü ve her şeye hakkı varmış gibi duran o kibirli tavrıyla gelmişti. Arkasında Deniz duruyordu, elinde etiketi hâlâ üzerinde olan bir oyuncak ayı vardı. Vildan Hanım sanki o cenaze hiç yaşanmamış gibi gülümsedi. "Torunumu görmeye geldim." Ona baktım. Sonra Deniz’e. Sonra kapımın üzerindeki yanıp sönen güvenlik kamerasına. "Hangi torununu?" Gülümsemesi dondu. Deniz kaşlarını çattı. "Bu da ne demek şimdi?" Kapıyı, yemek masamda üç dosya, gümüş bir kalem ve taştan oyulmuş gibi duran bir yüzle oturan avukatımı görebilecekleri kadar araladım. "Şu demek," dedim sakince, "o yağmurun altında daha nazik olmalıydınız."
2. Bölüm
Vildan Hanım yine de beni itip içeri daldı. Bu onun ilk hatasıydı. "Nerede o?" diye sordu, gözleri sanki ev zaten kendisininmiş gibi her köşeyi tarıyordu. "Selim’in oğlu nerede?" "Oğlum uyuyor." "Bizim kanımız!" diye çıkıştı Deniz. Hafifçe gülümsedim. "Tuhaf. Kan bağınız on iki gün önce pek de önemli görünmüyordu." Vildan Hanım’ın burun kanatları titredi. "Sen histerik bir haldeydin. Biz ise şoktaydık." "Bana taksi çağırmamı söylediniz." "Hayatta kalmışsın işte." "Kamera kayıtları da öyle." Sessizlik bir ağırlık gibi çöktü. Deniz’in gözleri dışarıdaki kameraya, sonra da avukatıma kaydı. İlk toparlanan Vildan Hanım oldu. Her zaman öyle yapardı. "Bir kameranın bizi korkutacağını mı sanıyorsun? Selim’in mirası ailesine aittir." Başımı yana eğdim. "Ben ailesiyim." "Üç yıllık karısıydın," dedi soğukça. "Onu ben büyüttüm." "Yine de o bana güvendi." Avukatım Merve Hanım ilk dosyayı açtı. Ayağa kalkmadı, sesini yükseltmedi. Buna ihtiyacı yoktu. "Selim Bey ölümünden altı hafta önce vasiyetini güncelledi," dedi Merve Hanım. "Her şey Cemre Hanım ve çocuk için koruma altına alınmış bir fona devredildi. Vildan Hanım hiçbir şey alamıyor. Deniz Bey de hiçbir şey alamıyor." Deniz sert bir kahkaha attı. "Bu imkansız." Vildan Hanım’ın yüzü kaskatı kesildi. "Selim asla kendi annesini dışlamaz." "Yaptı," dedim. "Hesapları fark ettikten sonra." İşte oradaydı. Bir kıpırtı. Yas değil. Şaşkınlık değil. Korku. Kazadan aylar önce Selim, şirketinden para sızdırıldığını fark etmişti. Tedarikçi ödemesi gibi gösterilen küçük transferler, onun adına onaylanan krediler... Bir gece eve geç geldi; solgun ve öfkeliydi, elinde mavi bir dosya dolusu kopya vardı. "Deniz benden çalıyor," dedi. "Ya annen?" O zaman bana baktı ve anladım. "Belgelerden ikisinde onun imzası var." Selim bunu sessizce halletmek istemişti. "Aile her şeydir," demişti. Hâlâ kan bağının mantıkla ikna edilebileceğine inanıyordu. Ben inanmıyordum. Selim ile evlenmeden önce mali suçlar biriminde yolsuzluk vakaları üzerine çalışmıştım. Kağıt üzerindeki kibrin nasıl göründüğünü biliyordum. Deniz’in paravan şirketleri acemiceydi. Vildan Hanım’ın imzaları zarifti ama izi sürülebilirdi. Ve Selim’in Deniz ile yediği yemekten sonra yağmurlu yoldaki "kazası" artık bir tesadüf gibi gelmiyordu. Onlar yas tutan aile rolünü oynarken ben Merve’yi aradım. E-postaları sakladım. Banka kayıtlarını kopyaladım. Selim’in araç kamerası görüntülerini buluttan geri yükledim. Deniz’in sesi titredi. "Blöf yapıyorsun." Merve masanın üzerinden bir fotoğraf kaydırdı. Deniz fotoğrafa bakakaldı. Kendi arabası. Selim’inkinin hemen arkasında. Kazadan yirmi dakika önce. Vildan Hanım donup kaldı. Terk ettikleri o sessiz hamile dulun, on iki günü yas tutarak değil, bir kafes inşa ederek geçirdiğini parça parça anlamalarını izledim. Vildan Hanım’ın sesi kısıldı. "Ne istiyorsun?" Bebek odasının kapısına baktım. "Huzur," dedim. "Ve polisler gelmeden önce ikinizin de gitmesini." Deniz üzerime yürüdü. "Seni küçük—" Merve telefonunu kaldırdı. "Kendi evinde emziren bir anneye saldırmak mahkemede harika görünecektir." Kapı zili tekrar çaldı. Bu sefer ilk gülümseyen ben oldum.
3. Bölüm
Kapımda iki dedektif duruyordu. Vildan Hanım’ın eli incilerine gitti. Deniz o kadar hızlı geri çekildi ki duvara çarptı. "Cemre Hanım?" diye sordu dedektiflerden biri. Başımı salladım. "Buyurun." Vildan Hanım, o kibarlığından eser kalmamış bir zehirle bana döndü. "Bunu sen planladın." "Hayır," dedim. "Selim planladı. Ben sadece bitirdim." Dedektif, Deniz’e baktı. "Deniz Bey, finansal yolsuzluk, sahte yetki belgeleri ve Selim Bey’in ölümünü çevreleyen koşullarla ilgili sorularımız var." Deniz’in yüzü kireç gibi oldu. "Onu ben öldürmedim!" Kimse "öldürmek"ten bahsetmemişti bile. Vildan Hanım gözlerini kapattı. Bu onun ikinci hatasıydı. Merve ikinci dosyayı masaya koydu. "Bunları da isteyebilirsiniz. Deniz Bey ve Vildan Hanım arasında, bebek doğmadan önce şirket mülkiyetini devretmesi için Selim Bey’e yapılan baskılar hakkında yazışmalar." Vildan Hanım bağırdı: "Onlar özel yazışmalardı!" Dedektif gözlerinin içine baktı. "Artık değil." Deniz annesini işaret etti. "Selim’in bizi affedeceğini söyleyen oydu! Cemre’nin zayıf olduğunu, bebek doğunca her şeyin üzerinin kapanacağını söylemişti!" Vildan Hanım ona bir tokat attı. Tokat sesi odada yankılandı. Oğlum bebek odasında ağlamaya başladı. Tüm başlar o yöne döndü. Bir an için içimdeki her şey alev aldı. Kocamı gömmüşlerdi, beni doğum sancılarıyla terk etmişlerdi, ondan çalmışlardı, çocuğumun etrafında yırtıcılar gibi dolanmışlardı ve hâlâ buradan konuşarak sıyrılabileceklerine inanıyorlardı. Bebek odasına yürüdüm, Eymen’i kucağıma aldım ve ona sıkıca sarıldım. Geri döndüğümde Vildan Hanım ona çaresiz bir özlemle bakıyordu. "Cemre," diye fısıldadı aniden yumuşak bir sesle. "Lütfen. Onu tutmama izin ver. Selim benim oğlumdu." Bebeğime doğru uzanan eline baktım. Sonra ayakkabılarımdan sızan yağmur suyunu hatırladım. "Benimle kal!" diye bağıran taksi şoförünü... Oğlumun yanında benden başka hiç kimse olmadan dünyaya gelişini... "Hayır." Yüzü çarpıldı. "Onu bizden sonsuza dek kaçıramazsın." "Evet, kaçırabilir," dedi Merve sakince son dosyayı açarken. Vildan Hanım donup kaldı. "Acil koruma kararı," diye devam etti Merve. "Geçici velayet kısıtlamaları. Taciz kanıtları, tıbbi bir acil durumda terk edilme ve maddi suistimal endişeleri. Bir hakim bu sabah kararı imzaladı." Deniz bir sandalyeye çöktü. "Bu delilik." "Hayır," dedim. "Asıl delilik, gaddarlığın geride hiç iz bırakmayacağını sanmaktı." Dedektifler ifadelerini ayrı ayrı aldılar. Sonra Deniz’i götürdüler. Vildan Hanım o gün kelepçeyle çıkmadı. Tülünün altından akan maskarasıyla ve benimle iletişim kurmaması, evime yaklaşmaması veya çocuğumun yanına gelmemesi yönündeki uyarıyla ayrıldı. Ama Vildan gibi kadınlar için uyarılar asla yeterli olmazdı. Üç hafta sonra, Eymen’in doktor kontrolünde karşımıza çıkarak kararı ihlal etti. Merve anında başvuru yaptı. Mahkeme uzun süreli uzaklaştırma kararı verdi. Soruşturma sırasında daha fazla sahte belge, gizli transferler ve Deniz’in Selim’in kazasından sonra attığı bir mesaj ortaya çıktı: "Sorun çözüldü. Şimdi sadece Cemre meselesini halletmemiz gerekiyor." Asıl halledilen onlar oldu. Deniz, dolandırıcılık ve adaleti engelleme suçlarını kabul etti. Kaza soruşturması hâlâ açık ama eldeki kanıtlar onu bitirmeye yetti. Hesapları donduruldu. Evi satışa çıktı. Arkadaşları telefonlarını açmaz oldu. Vildan Hanım, tazminat davası sonucu aile evini kaybetti. Bir zamanlar yanaklarından öpen cemiyet kadınları şimdi onunla karşılaşmamak için yolunu değiştiriyordu. "Büyükanne hakları" için dava açmaya çalıştı ama o kadar ağır kaybetti ki, hakim onun davranışlarını "ahlaki açıdan kaygı verici" olarak nitelendirdi. Altı ay sonra, Selim’in şimdi benim olan ofisinde duruyordum; güneş ışığı yerlere yayılıyordu. Eymen omzumda uyuyordu. Selim’in kurduğu şirket güvendeydi. Miras koruma altındaydı. Adı temize çıkmıştı. Masamda tek bir fotoğraf duruyordu: Selim mutfağımızda gülüyor, gömleğinde un izleri, bir eli benim hamile karnımda... Çerçeveye dokundum. "Oğlumuzu korudum," diye fısıldadım. Dışarıda bahar yağmuru cama usulca vuruyordu. Bu kez ses, bir yas gibi gelmiyordu kulağa. Daha çok bir alkış tufanı gibiydi.
Önceki

Önceki