Kocamın cenazesinden sonra yanına eğildip fısıldadım: "Suyum geldi." Kayınvalidem dudağını bükerek, "Biz burada yas tutuyoruz. Kendi taksini kendin çağır," dedi. Kaynım ise alçak sesle, "Bu gece olmaz," diye ekledi. Ben de kendi başıma çağırdım. Yapayalnız. On iki gün sonra kapımda belirdi ve "Torunumu görmeye geldim," dedi. Ben de cevap verdim: "Hangi torununu?"
İlk sancı, kocamı toprağa verirlerken vurdu. İkincisi ise kayınvalidem bana bakıp, "Sakın bugünü kendi şovuna çevirme," dediğinde geldi.
Siyah şemsiyelerden süzülen yağmur damlaları akıp giden mürekkep gibiydi. Selim’in tabutunun kenarını o kadar sert tutuyordum ki parmak eklemlerim bembeyaz olmuştu. Dokuz aylık hamileydim, üç günlük duldum ve etrafım hayatımı şimdiden pay etmeye çalışan insanlarla çevriliydi.
Kayınvalidem Vildan Hanım, kuru gözlerini gizleyecek kadar kalın bir tül takmıştı. Yanında ise Selim’in küçük kardeşi Deniz duruyordu; çenesi kasılmış, elleri tertemiz, üzerindeki takım elbise ise bir zamanlar bizden "son bir yatırım" için borç isteyen bir adamın boyunu aşacak kadar pahalıydı.
Vildan Hanım’a daha da yaklaştım ve fısıldadım: "Suyum geldi." Tepki bile vermedi.
"Yas tutuyoruz," diye tersledi. "Kendi taksini kendin çağır." Deniz saatine baktı. "Bu gece olmaz, Cemre." Bu gece olmazmış. Sanki doğum dediğin bir rezervasyon gibi ertelenebilirmiş gibi. Sanki Selim’in çocuğu küçük bir pürüzmüş gibi. Birkaç akraba bize doğru baktı, sonra hızla gözlerini kaçırdılar. Kimse hamile bir dulla ailenin reisi Vildan Hanım’ın arasına girmek istemiyordu. Ben de tam olarak o "sessiz gelin"den beklediklerini yaptım.
devamı sonraki sayfada...

