Melis babamı arkasında görünce aniden panikledi ama hemen o sahte ve şımarık gülümsemesiyle durumu toparlamaya çalıştı. "Hayatım, yanlış anladın. O elbise zaten çok eskiydi, dikişleri çürümüştü. Kızımızın o paçavrayla baloya gidip cemiyet hayatındaki dostlarımıza rezil olmasını istemedim. Ben sadece onun ve bizim itibarımızın iyiliği için yaptım! Zaten aşağıda ona aldığım o harika tasarım elbise duruyor, onu giymeli..." "Sus!" diye kükredi babam. O kadar yüksek ve içten bağırmıştı ki, evin camları titremişti sanki. "O elbise benim bu dünyada en çok sevdiğim kadının kokusunu taşıyordu. O, kızımın annesinden kalan en kutsal emanetti. Sen sadece bir kumaş parçasını yırtmadın, sen bu evdeki tüm saygıyı, hatıralarımızı ve benim sana olan son tahammülümü de paramparça ettin." Melis geriye doğru bir adım attı, kibri yerini korkuya bırakmıştı. "Bir bez parçası yüzünden bana böyle bağıramazsın, ben senin karınım!" diye ciyakladı. "Hayır, artık değilsin," dedi babam buz gibi, tavizsiz bir sesle. Cebinden telefonunu çıkardı ve hızla bir numarayı tuşladı. "Avukatımla konuşuyorum. Evlilik sözleşmemizdeki kusurlu davranış maddesini an itibarıyla işletiyoruz. Benden tek bir kuruş bile alamayacaksın." Telefonu kapatıp Melis'e döndü. "Şimdi odana çıkıyorsun, o çok güvendiğin altın kredi kartlarını masaya bırakıyorsun. Sadece bu eve gelmeden önce sahip olduğun o iki eski valizi alıp hemen, şu dakika kapı dışarı çıkıyorsun!" Melis'in rengi kâğıt gibi bembeyaz oldu. Kibri, lüks yaşamı ve paraya olan hırsı saniyeler içinde yerle bir olmuştu. "Bunu yapamazsın! Nereye giderim ben? Lütfen affet!" diye yalvarmaya, diz çökmeye başladı ama babam tek bir adım bile geri atmadı. Onu kolundan tutup kapıya doğru yönlendirdiğinde Melis'in hıçkırıkları ve çırpınışları umrumda bile değildi. O evden defolup gittiğinde ve kapı arkasından sertçe kapandığında, odada sadece babam ve ben kalmıştık. Yırtık, kahve lekeli elbiseye bakıp hıçkırıklara boğuldum. "Ama balo... Annemin elbisesi gitti baba," diye ağladım. İçimde koca bir boşluk açılmıştı. Babam yanıma diz çöktü. Yüzündeki o sert ifade tamamen kaybolmuş, yerine her zamanki o şefkatli baba gelmişti. Gözyaşlarımı sıcak elleriyle sildi. "Benim güzel kızım," dedi usulca tebessüm ederek. "Gerçekten annenin en değerli hatırasını o kadının insafına ve hırsına bırakacak kadar dikkatsiz olduğumu mu sandın?" Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Gözyaşlarım durmuştu. Babam ayağa kalktı ve odamın köşesindeki dolabın en arkasında duran, şifreli kendi özel kasasını açtı. İçinden bembeyaz, tertemiz bir elbise kılıfı çıkardı. Kılıfın fermuarını yavaşça aşağı indirdiğinde nefesim kesildi. Annemin gerçek elbisesi oradaydı! Ne bir yırtık, ne bir leke... Pırıl pırıl, taptaze duruyordu. Satenin o eşsiz parlaklığı gözlerimi kamaştırdı. "Melis'in eşyalara ne kadar saygısız ve tahammülsüz olduğunu biliyordum. Bu yüzden haftalar önce annenin gerçek elbisesini şehrin en iyi restorasyon terzisine götürdüm. Az önce o kadının büyük bir zevkle ve kinle parçaladığı şey, ona çok benzeyen ve ikinci el dükkanından yirmi liraya aldığım ucuz bir kopyaydı. O kadın benim kızıma zarar verdiğini sanırken, aslında sadece kendi kibrini ve sahte evliliğini yırttı." Babamın boynuma öyle bir sarıldım ki ikimiz de mutluluktan ağlamaya başladık. O gece annemin o muazzam elbisesini giydim. Kumaşı tenime dokunduğunda, sanki annem gökyüzünden uzanıp bana sımsıkı sarılıyormuş gibi hissettim. Balonun yapıldığı büyük salona adım attığımda, müzik bir anlığına durmuş gibi oldu ve herkes büyülenmiş gibi bana bakıyordu. Ben o gece sadece dünyanın en güzel elbisesini taşımıyordum; kötülüğün asla iyiliği yenemeyeceğinin kanıtını, annemin sonsuz ve ölümsüz sevgisini ve babamın o koca yürekli koruyuculuğunu da üzerimde taşıyordum. O gece benim için sadece bir lise mezuniyeti değil, karanlığın içinden tertemiz ve ışıl ışıl çıktığım, hayatımın en anlamlı başlangıcıydı.
Önceki

Önceki