“Onlara gerçeği onuncu yaş günlerinde anlatacağına söz vermiştin.”
Fotoğrafın arkasındaki o cümleyi belki on kez okudum.
Ama her okuyuşumda anlamı daha da ağırlaşıyordu.
Ben kime söz vermiştim?
Hangi gerçekten bahsediliyordu?
Şebnem’in ölümünden sonra geçen on yıl boyunca kızlarımdan sakladığım hiçbir şey olmadığına emindim. En azından ben öyle sanıyordum.
Fotoğrafı ışığa doğru kaldırdım. Şebnem’in yüzü çok genç görünüyordu. Hastane odasına benzeyen bir yerdeydi. Üzerinde açık renk bir hırka vardı. Yanındaki yabancı kadın ise üç bebeği kollarına almış, kameraya bakıyordu.
Fotoğrafın sağ alt köşesinde silik bir tarih vardı.
Kızlarımın doğduğu tarihten tam iki gün önce.
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Tam o sırada arkamdan bir ses duydum.
“Baba?”
Döndüğümde Sare mutfak kapısında duruyordu. Arkasında İlay ve Beren de vardı.
“Uyumadınız mı siz?”
İlay gözlerini kutuya dikti.
“Kapının açıldığını duyduk.”
Kutuyu kapatmaya çalıştım ama çok geçti. Beren masanın üzerindeki zarfları görmüştü.
“Üzerinde bizim isimlerimiz yazıyor.”
Üçü de yanıma geldi.
Ne söyleyeceğimi bilmiyordum.
Hayatım boyunca kızlarıma yalan söylememeye çalışmıştım. Annelerinin ölümünü bile yaşları büyüdükçe anlayabilecekleri şekilde dürüstçe anlatmıştım.
devamı sonraki sayfada...

