Polat Bey devam etti: "Müjgan Hanım, ki kendisi aynı zamanda görme yetisini de kaybetmişti, her turta geldiğinde hemşirelerden detaylı tarifler istemiş. Kokularından tatlarını tahmin etmeye çalışırmış. Diğer hastalarla paylaşmak için dilim ayırmakta ısrar edermiş. Müvekkilim ayrıca onlar hakkında bir günlük tutmuş; her gün hangi turtanın geldiğini yazmış ve fırıncının nasıl bir insan olduğunu tahmin etmeye çalışmış. Yaşını bile tahmin etmeye çalışmış. Bir keresinde şöyle dediğine şahit oldum: 'Her kimse; sessiz, genç ve yaralı biri. Ama hala sevmeyi biliyor.'" Şaşkınlıktan donup kalmıştım. Hiç tanışmadığım ve asla tanışamayacağım bu kadınla aramda bir bağ hissederek, "Bana Müjgan Hanım hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz?" diye fısıldadım. Polat Bey, Müjgan Hanım’ın haklı çıkmasına gülümseyerek, "Bunu soracağınızı tahmin etmişti," dedi. "Müjgan Hanım emekli bir kütüphaneciydi. Duldu ve hiç çocuğu yoktu. Karaciğer kanseriydi ve son yılını bakımevinde geçirdi. Personele göre, turtalar gelmeye başlayana kadar neredeyse hiç kimseyle konuşmazmış." Polat Bey, miras işlemleri için irtibatta kalacağımıza söz verdi. Haberi bir süre kendime sakladım. Sığınmaevindeki diğer kızlara bile söylemedim. Yüksek sesle söylersem her şeyin bir anda yok olmasından korkuyordum. Ama sonra Deniz Teyzem öğrendi. Nasıl olduğunu tam bilmiyorum ama anlamak uzun sürmedi. Müjgan Hanım’ın mirası yerel mahkemede kamuya açık şekilde listelenmişti. Şehir gazetesinin ilanlar kısmında çıkmıştı; teyzem o gazeteye sadece bulmaca ve vefat ilanları için aboneydi. İsmimi görmüştü. O akşam beni aradı. Daha "alo" bile diyemedim. "Bana borçlusun," dedi hemen. "Yangından sonra seni ben büyüttüm. Sana her şeyimi verdim. Ben senin ailenim!" "Bana hiçbir şey vermedin," dedim. "Bunu hak etmiyorsun! Ben de anneni kaybettim. O ev bana gelmeliydi. O para kız kardeşine, yani ailesine gelmeliydi!" Telefonu kapattım. Sonra numarasını engelledim. Müjgan Hanım’ın evi, geniş caddeleri ve büyük verandaları olan sessiz bir mahallede. İçerisi sedir ağacı ve eski kitap gibi kokuyor, ön verandadaki salıncak rüzgarda sallanıyor. Arka bahçede güller ve orkidelerle dolu küçük bir sera var; eşi bunu ona 30. evlilik yıldönümlerinde yapmış. Geçen ay oraya taşındım. Paraya hala dokunmadım. Ama artık onun mutfağında bir şeyler pişiriyorum. Onun tahta kaşıklarını, merdanesini ve mikserini kullanıyorum. Fırının üzerindeki notta şöyle yazıyor: "En iyi malzeme zamandır." Hala bakımevine, barınağa ve artık hastaneye de turtalar götürüyorum. Ancak artık her kutunun üzerine ismimin olduğu küçük bir not bırakıyorum: "Sevgiyle pişirildi. Senin geçtiğin yollardan geçmiş birinden." Bir yabancının turtası hayatımı değiştirdi. Ama bana yıllardır hissetmediğim o şeyi veren para ya da ev değil, onun gösterdiği nezaketti. Huzur.
Önceki

Önceki