“Eşiniz öldüğünde cenazesini kendi gözlerinizle gördünüz mü?”
Yılmaz’ın sorusu, yıllardır içimde kapalı tuttuğum bir kapıyı açtı. O gün morgun önünde beklediğimi, üzerime geçirilen siyah hırkayı, tabutun kapağına dokunurken titreyen ellerimi hatırladım. Ama eşimin yüzünü görmemiştim.
“Bana çok ağır yanıklar olduğunu söylediler,” dedim. “Yüzüne bakarsam o hâlini unutamayacağımı söylediler.”
Yılmaz masaya sararmış bir hastane kayıt fişi bıraktı.
“Size ölüm haberinin verildiği gün, eşiniz başka bir hastaneye canlı olarak götürülmüş.”
Sandalyeyi tutmasam yere düşecektim.
“Yaşıyor mu?”
Yılmaz gözlerini indirdi.
“Bunu henüz bilmiyorum. Kayıtlarda birbirini tutmayan iki ölüm tarihi var. İlter gerçeği bulmaya çok yaklaşmıştı.”
O an oğluma duyduğum kırgınlık, yerini buz gibi bir korkuya bıraktı.
“Bana ne sakladıysanız şimdi anlatın.”
Yılmaz, yıllar önce üniversiteye ait bir araştırma binasının yapıldığını söyledi. Eşim, binanın şantiyesinde çalışan elektrik ustasıydı. Kolonlarda kullanılan malzemeye ilişkin laboratuvar sonuçlarının değiştirildiğini fark etmiş. Sahte raporları imzalamayı reddedince işten çıkarılmakla tehdit edilmiş.
“Yangın çıktığı gece arşiv odasına girmiş,” dedi Yılmaz. “Birkaç belgeyi kurtarmış. Sonra ortadan kaybolmuş.”
“Öldüğünü söylediniz!”
“Ben değil, o dönemki yöneticiler. Üniversiteye dört yıl önce geldim. Bu dosyaya İlter başvurunca ulaştım.”
Önümüze bir başka kâğıt koydu. Benim adımla düzenlenmiş sahte tutanakta, yangından aylar önce güvenlik kameralarının kayıtlarını teslim aldığım yazıyordu.
“Beni neden karıştırmışlar?”
“Çünkü eşiniz ortaya çıkardıklarını size bıraktığını söylemiş. Sizin hiçbir şey bilmediğinizi gizlemek için de dosyayı sizin üzerinize kapatmışlar.”
devamı sonraki sayfada...

