Elimde tuttuğu küçük şeyi görünce nefesim kesildi.
Eski, gümüş renkli bir kolyeydi.
Üzerindeki küçük kalp şeklindeki madalyonu hemen tanıdım.
“Bu...” dedim, sesim titreyerek. “Bunu sana ben vermiştim.”
Dilan başını eğdi.
“Biliyorum anne.”
O tek kelimeyle dizlerimin bağı çözüldü.
Doktor hemen yanıma sandalye çekti.
“Lütfen oturun. Şu anda yaşadığınız şey sizin için çok ağır olabilir.”
Ama ben doktoru duymuyordum.
Gözlerim yalnızca kızımdaydı.
“Sen Dilan’sın,” dedim. “Gerçekten sen misin?”
Dilan’ın gözleri doldu.
“Evet anne. Ama sana her şeyi anlatmadan önce bir şeyi bilmeni istiyorum. Ben seni hiç unutmadım.”
O an yıllardır içimde taşıdığım öfke, özlem ve acı birbirine karıştı.
“On üç yıl...” diye fısıldadım. “On üç yıl boyunca seni ölü sandım. Her doğum gününde mezarına gittim. Her bayramda odanın kapısını açıp sanki birazdan içeri girecekmişsin gibi bekledim. Sen neredeydin?”
Dilan gözlerini kapattı.
“Benden kaçırılan bir hayatın içindeydim.”
Doktor araya girdi.
“Annenizin bilmesi gerekenleri artık anlatmanın zamanı geldi.”
Dilan yatağın kenarına oturdu.
“Öldüğümü düşündüğünüz geceyi hatırlıyor musun?”
Başımı salladım.
“Evet. Araba kazası geçirmiştin. Hastaneden aradılar. Bana kimliğini gösterdiler. Cenazeyi bile gördüm.”
Dilan derin bir nefes aldı.
“Ben o kazadan sağ çıktım.”
Dünyam yeniden başıma yıkıldı.
“Ne?”
“Arabadan ağır yaralı çıkarıldım. Günlerce yoğun bakımda kaldım. Uyandığımda hafızamın büyük bir bölümü yoktu. Kim olduğumu bilmiyordum.”
Gözyaşlarım sessizce akıyordu.
“Peki ya ben?”
“Bana seni anlatmadılar.”
Kaşlarımı çattım.
“Kim anlatmadı?”
Dilan cevap vermeden önce doktora baktı.
Doktor başını eğdi.
“Dilan’ın hastaneye getirildiği dönemde kimlik işlemleri sırasında ciddi bir hata yapılmış.
devamı sonraki sayfada...

