Kocam, kayınvalidemle birlikte yaşamayı reddettiğim için beni dövdü. Sonra hiçbir şey olmamış gibi sakin bir şekilde yatağa gidip uyudu. Ertesi sabah bana bir makyaj çantası uzattı ve şöyle dedi: “Annem öğle yemeğine geliyor. Hepsini kapat ve gülümse.”
Ağzımda hissettiğim ilk şey kandı. İkincisi ise ihanet. Kocam Arda, yatak odamızda, kolları sıvanmış ve nefesi tamamen sakin bir şekilde tepemde dikiliyordu; sanki karısını dövmemiş de sadece bir içkiyi devirmiş gibiydi. Arkasındaki ay ışığı yüzünü ikiye bölüyor, bir tarafını soluk bir gümüş, diğer tarafını ise karanlığın içinde bırakıyordu. “Beni küçük düşürdün,” dedi.
Elimi yanağıma bastırdım. “Hayır dediğim için mi?” Çenesi kasıldı. “Çünkü annem tek bir basit şey istedi.”
Tek bir basit şey. Evimize taşınmak. Ebeveyn yatak odasına yerleşmek. Mutfağı yönetmek. Gardırobumu incelemek. Vücudumu eleştirmek. Arda'nın kulağına bencil, kısır, işe yaramaz, fazla bağımsız ve fazla soğuk olduğumu fısıldamak. Akşam yemeğinde bunu reddetmiştim. Arda tatlı boyunca gülüsemişti. Eve kadar bizi tek bir kelime bile etmeden arabayla getirmişti. Sonra, dış kapı arkamızdan kapandığı an, kocamın evlilik yüzüğünü takan bir yabancıya dönüşmüştü. Şimdi o yüzüğü düzeltti ve “Yarın özür dileyeceksin,” dedi. Yerden ona doğru dik dik baktım. Gözyaşı dökmemi bekledi. Yalvarmamı. Korkmamı. Ona bunların hiçbirini vermedim. Bu durum onu, çığlık atmamdan daha çok sinirlendirdi. “Kendini güçlü mü sanıyorsun?” diye sordu kısık bir sesle. “Benim evimde yaşıyorsun, benim soyadımı taşıyorsun, benim paramı harcıyorsun.” Onun parası. Neredeyse gülecektim.
Bunun yerine gözlerimi aşağı indirdim, çünkü Arda gibi adamlar sessizliği teslimiyetle karıştırırlardı. Annesi onu böyle yetiştirmişti. Müyesser Hanım, kadınların boyun eğerek, tatlı tatlı gülümseyerek ve kapalı kapılar ardında sessizce kan ağlayarak hayatta kaldığına inanırdı. Arda üzerimden geçti, pijamalarını giydi ve yatağa yattı.
devamı sonraki sayfada...

