Birkaç saniye boyunca yalnızca buzdolabının uğultusu duyuldu.
Sonra sesini yumuşattı.
“Dünkü konuşmayı fazla büyütüyorsun.”
“Hayır.”
“Sinirlendin.”
“Hayır.”
“Beni cezalandırmaya çalışıyorsun.”
Bu kez istemsizce gülümsedim.
“Ozan, ilk kez seni cezalandırmaya çalışmıyorum. İlk kez kendimi düşünmeye çalışıyorum.”
Elindeki kâğıdı masaya bıraktı.
“Bir gecede on yılı çöpe mi atacaksın?”
“Ben atmıyorum.”
“Öyle görünüyor.”
“Ben yalnızca dün gece söylediğin şeyin ne anlama geldiğini kabul ediyorum.”
Kaşlarını çattı.
“Neymiş o anlam?”
Derin bir nefes aldım.
“Ben on yıldır bu ilişkiyi bir hayat ortaklığı sanıyordum. Sen ise rahat bir düzen olarak görüyormuşsun.”
“Saçmalık.”
“Dün bana benimle evlenmeyeceğini söyledin.”
“Çünkü evlilik gereksiz.”
“Benim için değil.”
Ozan cevap vermedi.
İşte bütün mesele buydu.
On yıl boyunca onun istemediği şeyleri anlayışla karşılamıştım.
Ama benim istediğim tek şey söz konusu olduğunda, bunun neden önemli olduğunu anlamaya çalışmak yerine bana gülmüştü.
O sabah evden çıkarken kapının önünde durdu.
“Akşam konuşacağız.”
“Olur.”
“Emlakçıyı arama.”
Cevap vermedim.
Kapıyı kapattı.
Ben ise telefonumu aldım ve emlakçı Selçuk Bey’i aradım
Evi o gün satışa çıkarmadım.
Ama değer tespiti için randevu aldım.
Çünkü amacım Ozan’ı korkutmak değildi.
Gerçekten gitmeye hazırlanıyordum.
O gün ortak hesaptaki hareketleri tek tek kontrol ettim.
Son üç yılda ev için yaptığım ödemeler karşıma çıktıkça şaşkınlığım arttı.
Kredi taksitlerinin neredeyse tamamını ben ödemiştim.
Elektrik, su, internet, sigorta…
Çoğu benim hesabımdan çekiliyordu.
Ozan ise daha çok market alışverişi, restoran hesapları ve arada bir yapılan tadilatlarla ilgilenmişti.
Bu kötü bir şey değildi.
Ama kafamda kurduğum “her şeyi eşit paylaşıyoruz” düşüncesinin tam olarak doğru olmadığını ilk kez rakamlarla görüyordum.
Öğleden sonra daha da can sıkıcı bir şey fark ettim.
Ortak hesabımızdan son altı ayda düzenli olarak küçük miktarlarda para başka bir hesaba aktarılmıştı.
İlk başta otomatik ödeme sandım.
Sonra alıcı adına baktım.
Ozan’ın şahsi hesabıydı.
Toplamda ciddi bir miktara ulaşmıştı.
Akşam eve geldiğinde kapıyı açar açmaz yüzüne baktım.
“Ortak hesaptan neden kendi hesabına para gönderiyorsun?”
Olduğu yerde durdu.
“Neden bahsediyorsun?”
Telefonumu uzattım.
Hesap hareketlerini gösterdim.
Bir saniye baktı.
Sonra ayakkabılarını çıkarmaya devam etti.
“Biriktiriyordum.”
“Ne için?”
“Gerektiğinde kullanmak için.”
“Benden neden sakladın?”
“Saklamadım.”
“Altı aydır tek kelime etmedin.”
“Sevda, her şeyi sana rapor etmek zorunda değilim.”
İşte o an içimde bir şey daha koptu.
Belki de yıllardır görmezden geldiğim bütün küçük işaretler aynı anda anlam kazanmıştı.
Ben geleceğimizi birlikte kurduğumuzu sanıyordum.
O ise kendi çıkış kapısını çoktan hazırlıyordu.
“Ne kadar süredir bunu yapıyorsun?”
“Büyütme.”
“Ne kadar süredir?”
Başını yana çevirdi.
“Yaklaşık sekiz aydır.”
“Dün neden evlenmek istemediğini şimdi daha iyi anlıyorum.”
Birden sertleşti.
“Ne ima ediyorsun?”
“Hiçbir şey ima etmiyorum.”
Telefonu masaya bıraktım.
“Sen güvence istiyorsun. Ama bana güvence vermeyi gereksiz görüyorsun.”
“Bu paranın konuyla ilgisi yok.”
“Belki de var.”
Ozan sinirle salonda dolaşmaya başladı.
Sonra birden durup bana baktı.
“Tamam. Evlenelim.”
Bu iki kelimeyi duyduğum an yıllardır beklediğim mutluluğu hissetmem gerektiğini düşündüm.
Ama hiçbir şey olmadı.
Kalbim hızlanmadı.
Gözlerim dolmadı.
Sadece yoruldum.
“Ne?”
“Evlenelim işte.”
“İşte mi?”
“İstediğin bu değil miydi?”
Yüzüne baktım.
“Elbette istiyordum.”
“E tamam.”
“Ama dün istemiyordun.”
“Fikrimi değiştirdim.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır. Fikrini değiştirmedin. Sonuçlarından korktun.”
“Aradaki fark ne?”
İşte o soru her şeyi bitirdi.
Çünkü aradaki fark çok büyüktü.
Beni kaybetmek istememek başka şeydi.
Beni seçmek başka.
“Çok büyük fark var,” dedim.
O gece ilk kez ayrı odalarda uyuduk.
Ertesi gün Selçuk Bey geldi.
Evin değerini belirledi.
Ozan özellikle işten erken çıkıp görüşmeye yetişti.
Emlakçı evden ayrıldıktan sonra bahçede beni bekledi.
“Gerçekten yapıyorsun.”
“Evet.”
“Benimle konuşmadan?”
“On yıldır konuştum.”
“Bu haksızlık.”
“Belki.”
“Ben nereye gideceğim?”
Bu cümleyi duyunca gözlerimi kapattım.
Onun ilk sorduğu şey yine bendim sanmıştım.
Değilmiş.
Kendi düzeniydi.
“Bilmiyorum Ozan.”
“On yıl sonra beni kapının önüne mi koyacaksın?”
“Hayır.”
“Başka ne bu?”
“Ben hayatımı değiştireceğim. Sen de kendininkini kuracaksın.”
Sonraki üç gün evin içinde buz gibi geçti.
Ozan sürekli farklı yöntemler denedi.
Bir akşam çiçeklerle geldi.
Ertesi sabah kahvaltı hazırladı.
Sonra yıllardır ilk kez bana küçük bir mücevher kutusu uzattı.
İçinde sade bir yüzük vardı.
“Sevda…”
Kutuyu kapattım.
“Yapma.”
“Gerçekten evlenmek istiyorum.”
“Şu anda.”
“Evet.”
“Çünkü evi satıyorum.”
“Hayır.”
“Peki neden geçen hafta değil?”
Cevap veremedi.
Ben verdim.
“Çünkü geçen hafta beni garanti görüyordun.”
Yüzünü ellerinin arasına aldı.
Sonra hayatım boyunca unutamayacağım bir şey söyledi.
“Belki de seni gerçekten cepte gördüm.”
Bu kez dürüsttü.
İlk kez savunmaya geçmiyordu.
“Sen hep buradaydın Sevda. Ne yaparsam yapayım, ne kadar ertelersem erteleyeyim… hep buradaydın.”
“Evet.”
“Bunun kıymetini bilmedim.”
Başımı eğdim.
İçimde hâlâ ona karşı sevgi vardı.
On yıllık sevgi bir haftada yok olmuyordu.
Ama insan bazen birini hâlâ severken de ondan ayrılması gerektiğini anlayabiliyordu.
Ozan yanıma yaklaştı.
“Bir şans daha ver.”
“Ne değişecek?”
“Ben değişeceğim.”
“Benim korkum da bu zaten.”
“Nasıl yani?”
“Beni kaybetmemek için değişeceksin. Sonra beni yeniden garanti gördüğünde eski haline döneceksin.”
“Dönmem.”
“Belki dönmezsin. Ama ben artık bunu öğrenmek için on yıl daha vermek istemiyorum.”
İki hafta sonra ev satışa çıktı.
Bir ay içinde alıcı bulundu.
Satış günü tapu müdürlüğünden çıktığımızda Ozan kaldırımda sessizce duruyordu.
Artık birlikte yaşamıyorduk.
O yakındaki kiralık bir daireye taşınmıştı.
Ben ise şehir merkezinde küçük ama güneş alan bir daire kiralamıştım.
Tarçın benimleydi.
Vedalaşırken Ozan cebinden küçük bir zarf çıkardı.
“Bunu sonra oku.”
Eve gidince açtım.
İçinde ortak hesaptan kendi hesabına aktardığı paranın tamamını bana geri gönderdiğini gösteren dekont vardı.
Altında kısa bir not yazıyordu:
“Seninle evlenmeyerek özgür kaldığımı sanıyordum. Meğer özgürlük dediğim şey, sorumluluk almaktan kaçmakmış. Seni kaybettikten sonra anladım.”
Uzun süre o notu elimde tuttum.
Sonra çekmeceme koydum.
Üç ay sonra Ozan beni aradı.
Sesi sakindi.
“Nasıl gidiyor?”
“İyi.”
“Tarçın?”
“Koltuğu parçalamaya devam ediyor.”
Güldü.
Ben de güldüm.
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra:
“Yeni biri var mı?” diye sordu.
“Hayır.”
“Bende de yok.”
“Tamam.”
“Sevda…”
“Efendim?”
“Bir gün yeniden deneyebilir miyiz?”
Pencereden dışarı baktım.
Yeni evimin küçücük balkonunda birkaç saksı çiçek vardı.
Her sabah kahvemi orada içiyordum.
Duvarların rengini kimseye sormadan seçmiştim.
Hafta sonları arkadaşlarımla istediğim yere gidiyordum.
Ve tuhaf olan şuydu:
On yıl sonra ilk kez kendimi yalnız hissetmiyordum.
“Kader ne getirir bilmiyorum Ozan,” dedim. “Ama eskisi gibi devam edemeyiz.”
“Biliyorum.”
“Çünkü mesele nikâh değildi.”
Sessizlik oldu.
Sonra yavaşça:
“Biliyorum,” dedi.
Telefonu kapattıktan sonra mutfağıma gittim.
Buzdolabının üzerinde, eski evden getirip sakladığım o liste hâlâ mıknatısla asılıydı.
İlk dört maddenin üzerini çizmiştim.
Son maddeye uzun süre dokunmamıştım.
Evin satışı için emlakçıyla görüşeceğim.
Kalemi elime aldım.
Onun da üzerini çizdim.
Sonra listenin altına altıncı bir madde ekledim:
“Bir daha hiçbir yerde sadece alışkanlıktan kalmayacağım.”
O an anladım ki on yıl boyunca beklediğim şey aslında yüzük değildi.
Birinin beni seçmesini bekliyordum.
Fakat hayat bazen insana daha önemli bir şey öğretiyor:
Başkalarının sizi seçmesini beklerken, kendinizi seçmeyi unutabilirsiniz.
Ozan bana evlilik teklif ettiğinde artık çok geçti.
Çünkü o günlerde benim ihtiyacım olan şey onun parmağıma takacağı bir yüzük değildi.
Kendi hayatımın kontrolünü yeniden elime almaktı.
Ve ironik biçimde, yıllarca “sadece bir kâğıt parçası” diyerek küçümsediği şey sonunda gerçekten bir kâğıt parçası olmuştu.
Ama nikâh belgesi değil.
Mutfak masasına bıraktığım o liste.
Çünkü bazen bir ilişkinin kaderini değiştiren şey büyük bir kavga, ihanet ya da dramatik bir veda değildir.
Bazen insan sadece bir sabah uyanır…
Ve artık beklemeyeceğine karar verir.
Önceki

Önceki