Fotoğrafa baktığım anda nefesim kesildi. Çünkü Süheyla Hanım'ın yanında duran kişiyi çok iyi tanıyordum. Ancak o insanın yıllar önce öldüğüne inanıyordum.
Fotoğraftaki adam babamdı!
Henüz dokuz yaşındayken bir trafik kazasında hayatını kaybettiğini söyledikleri babam, fotoğrafta Süheyla Hanım'a sarılmış, gülümseyerek kameraya bakıyordu.
Üstelik fotoğrafın arkasında yazan tarih, babamın öldüğü söylenen tarihten tam on iki yıl sonrasına aitti.
"Bu nasıl mümkün olabilir?" diye fısıldadım.
Avukat gözlerimin içine baktı.
"Babanızın gerçekten nasıl öldüğünü hiç araştırdınız mı?"
Bu soru beni öylesine sarstı ki cevap veremedim.
Annem, babamın ölümünden sonra beni tek başına büyütmüştü. Babam hakkında ne zaman soru sorsam ağlamaya başlar, geçmişi hatırlamak istemediğini söylerdi. Onu üzmemek için zamanla soru sormayı bırakmıştım.
Avukat, elimdeki zarfı işaret etti.
"Süheyla Hanım her şeyi burada açıklıyor. Ama önce bilmenizi istediği bir şey var. Babanızın ortadan kaybolmasında onun da payı vardı."
O anda öfkem, şaşkınlığımın önüne geçti.
"Ne demek istiyorsunuz? Babamı tanıyorsa neden bana söylemedi?"
"Çünkü size gerçeği anlatacak cesareti ancak ölmeden birkaç hafta önce bulabildi."
Arabamın içine oturup zarfı açtım. İçinden birkaç fotoğraf, eski bir mektup ve Süheyla Hanım'ın el yazısıyla doldurulmuş sayfalar çıktı.
Mektubun ilk cümlesi kanımı dondurdu.
"Sevgili Evren, baban seni hiçbir zaman terk etmedi. Seni ondan ben ayırdım."
Ellerim titremeye başladı.
Süheyla Hanım, babamla yıllar önce aynı hastanede çalışmıştı. Kendisi hemşireydi, babam ise hastanenin muhasebe bölümünde görev yapıyordu.
Babam, hastanenin yöneticilerinden birinin yıllardır sahte faturalar düzenlediğini ve hastalar için toplanan bağışları zimmetine geçirdiğini öğrenmişti.
devamı sonraki sayfada...

