“İçeri gel. Otursan iyi olur. Çünkü sana anlatacağım şey, yalnızca Jale hakkında bildiklerini değil... kendi geçmişin hakkında bildiğin her şeyi değiştirecek.”
Nalan’ın bu sözleriyle birlikte boğazım düğümlendi.
Kapının önünde birkaç saniye öylece kaldım.
Sonra içeri girdim.
Ev küçüktü ama sıcak görünüyordu. Duvarlarda eski aile fotoğrafları, kitaplarla dolu raflar ve pencerenin yanında büyükçe bir koltuk vardı.
Nalan beni salona götürdü.
Ellerim titriyordu.
“Jale seni tanıyor muydu?” diye sordum.
Nalan karşımdaki koltuğa oturdu.
“Sandığından çok daha iyi tanıyordu.”
Bu cevap içimi daha da huzursuz etti.
“Ne demek istiyorsun?”
Nalan bir süre konuşmadı.
Sonra gözlerini pencereye çevirdi.
“Sen şehirden ayrıldıktan yaklaşık iki ay sonra hamile olduğumu öğrendim.”
Sanki biri göğsümün ortasına yumruk atmıştı.
Nefesim kesildi.
“Ne?”
Nalan başını yavaşça salladı.
“Evet. Çocuk sendendi.”
Ayağa kalktım.
Odanın içinde birkaç adım attım ama ayaklarımın altındaki zemin sanki hareket ediyordu.
“Bu mümkün değil. Bana hiçbir şey söylemedin.”
“Söylemeye çalıştım.”
Döndüm.
Nalan’ın gözleri dolmuştu.
“Seni aradım. Eski adresine mektup gönderdim. Üniversitedeki arkadaşlarına ulaştım. Sonunda çalıştığın şirketi öğrendim. Bir gün de kalkıp seni bulmaya geldim.”
Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sesini duyabiliyordum.
devamı sonraki sayfada...

