13 YAŞINDAKİ OĞLUM ÖLDÜ — CENAZE TÖRENİNDEN BİRKAÇ HAFTA SONRA ÖĞRETMENİ ARADI VE OKULDA BENİM İÇİN BİR ŞEY BIRAKTIĞINI SÖYLEDİ.
Oğlum gideli haftalar olmuştu. Sesini duymayalı ya da yüzünü son bir kez görmeyalı çok uzun zaman geçmişti ve aniden birisi bana onun hâlâ söyleyecek bir şeyi olduğunu söylüyordu.
Telefon çaldığında Ömer’in mavi kamp tişörtünü yüzüme bastırmış oturuyordum. Tişörtü hâlâ hafifçe o kokuyordu. Artık her gün onun odasında; ders kitapları, spor ayakkabıları, futbolcu kartları ve boşluktan ziyade zulüm gibi hissettiren o sessizliğin ortasında oturuyordum.
Bazı sabahlar oğlumu hâlâ mutfakta, pankeki çok yükseğe fırlatırken ve pankek ocağın yarısına yapıştığında kahkahalar atarken görebiliyordum. Onu canlı gördüğüm son sabahtı.
Yorgun görünüyordu, yine de gülümsüyor ve yeterince uyuyup uyumadığını sorduğumda ona bebek gibi davranmamamı söylüyordu.
Ömer o zamana kadar iki yıldır kanserle mücadele ediyordu. Kerem ve ben, tüm umudumuzu onun bu hastalığı yeneceğine dair inancımız üzerine kurmuştuk. İşte bu yüzden göl, o gün bizden sadece oğlumuzu almadı; kendimize vaat etmeye başladığımız geleceğimizi de elimizden aldı.
Ömer o sabah Kerem ve birkaç arkadaşıyla birlikte göl evine gitmek üzere yola çıkmıştı. Öğleden sonra kocam beni tanıyamadığım bir ses tonuyla arıyordu. Ömer’in suya düştüğünü söyledi. Fırtına çok hızlı bastırmıştı ve akıntı oğlumuzu sürükleyip götürmüştü.
Arama ekipleri günlerce aradı. Hiçbir şey bulamadılar. Bize güçlü akıntıların neler yapabileceğini anlattılar ve sonunda, ellerinde tutunacak somut hiçbir şey kalmayan ailelerin kabullenmesi beklenen o kelimeleri kullandılar.
devamı sonraki sayfada...

