Vefat eden oğlumun yatağında oturmuş, tişörtlerinden birini tutuyordum ki öğretmeni arayıp okulda benim için bir şey bıraktığını söyledi. Yavrum gideli haftalar olmuştu. Sesini duyamamış, yüzünü son bir kez görememiştim ve aniden birisi bana onun hâlâ söyleyecek bir şeyi olduğunu söylüyordu.
Telefon çaldığında Ömer’in mavi kamp tişörtünü yüzüme bastırıyordum. Üzerinde hâlâ hafif de olsa kokusu vardı. Artık her günümü onun odasında; ders kitapları, spor ayakkabıları, futbolcu kartları ve boşluktan ziyade dayanılmaz bir zulüm gibi hissettiren o sessizliğin ortasında geçiriyordum.
Bazı sabahlar onu hâlâ mutfakta hayal edebiliyordum; tavayı havaya çok yükseğe fırlatışını ve krep ocağın kenarına düştüğünde kahkahalar atışını... Onu canlı gördüğüm son sabah buydu. Yorgun görünüyordu ama ona yeterince uyuyup uyumadığını sorduğumda gülümseyerek endişelenmememi söylemişti.
Ömer iki yıldır kanserle mücadele ediyordu. Kenan ve ben, tüm umudumuzu onun hayatta kalacağına olan inancımız üzerine kurmuştuk. Bu yüzden göl sadece oğlumuzu elimizden almamıştı; çoktan hayal etmeye başladığımız geleceğimizi de söküp almıştı.
O sabah Ömer, Kenan ve birkaç arkadaşıyla birlikte göl evine gitmek üzere yola çıkmıştı. Öğleden sonra kocam beni neredeyse tanıyamayacağım bir ses tonuyla aradı. Fırtına çok çabuk bastırmıştı. Ömer suya düşmüştü. Akıntı onu sürükleyip götürmüştü.
Arama ekipleri günlerce aradı ama hiçbir şey bulamadılar. Sonunda, vedalaşma imkânı olmayan ailelerin kabullenmek zorunda kaldığı o kelimeleri kullandılar. Ömer’in gittiği resmileşti. Cenaze yoktu. Son bir veda yoktu. Tamamen yıkılmıştım. Beni müşahede altına aldılar; cenaze işlemlerini Kenan halletti çünkü ben ayakta duracak halde bile değildim. Gerçek bir veda olmayınca yas süreci asla tamamlanmıyor, sadece etrafınızda dönüp durmaya devam ediyor.
Telefon çalmaya devam ederek beni kendime getirdi. Sonunda ekrana baktım: Dilek Hanım. Ömer ona bayılırdı. Onun sayesinde en sevdiği ders matematikti ve akşam yemeklerinde arkadaşlarından çok ondan bahsederdi. "Alo?" Sesim çok cılız çıkmıştı. "Meral Hanım, bu şekilde aradığım için çok üzgünüm," dedi sesi titreyerek. "Bugün masamda bir şey buldum. Sanırım hemen okula gelmelisiniz." "Ne demek istiyorsunuz?"
devamı sonraki sayfada...

