Başımı kaldırdım.
Tahir anlatmaya başladı.
Yalçın'ın birliği görev sırasında ağır bir saldırıya uğramıştı. İlk günlerde kimlerin sağ kaldığı, kimlerin kaybolduğu belli olmamıştı. Yalçın'ın adı da kayıplar listesine yazılmıştı.
Fakat Yalçın hayattaydı.
Ağır yaralanmıştı.
Babası İhsan'la birlikte küçük bir sahra hastanesine götürülmüşlerdi.
“Babamın anlattığına göre Yalçın Bey haftalarca konuşamamış,” dedi Tahir. “Sonra iyileşmeye başlayınca sürekli sizden bahsetmiş.”
Boğazım düğümlendi.
“Benden mi?”
Tahir başını salladı.
“Cebinde küçük bir fotoğrafınız varmış. Arkasına da adınızı yazmışsınız.”
Fotoğrafı hatırladım.
Lisenin bahçesinde çekilmişti.
Yalçın giderken ona vermiştim.
Birden ellerim titremeye başladı.
“Peki neden dönmedi?”
İşte Tahir tam burada gözlerini yere indirdi.
“Çünkü geri dönüş yolunda ikinci kez saldırıya uğramışlar.”
Yalçın o saldırıdan da sağ çıkmıştı.
Ama aldığı yaralar yüzünden uzun süre hastanede kalmıştı. Üstelik ailesine ve bana onun öldüğü haberi çoktan ulaşmıştı.
“Yalçın bunu öğrenince düzeltmeye çalışmış,” dedi Tahir. “Size mektuplar yazmış.”
Elimdeki zarfa baktım.
“Bu onlardan biri mi?”
“Evet.”
“Neden bana ulaşmadı?”
Tahir'in yüzü gerildi.
“Babam yüzünden.”
Odaya ağır bir sessizlik çöktü.
Tahir devam etti.
Babası İhsan ile Yalçın çok yakın arkadaş olmuşlardı. Yalçın tekrar cepheye dönmeden önce birkaç mektubu İhsan'a vermiş.
Eğer kendisine bir şey olursa mektupları ailesine ve bana ulaştırmasını istemiş.
Sonra Yalçın üçüncü görevinde gerçekten hayatını kaybetmiş.
Bu kez kesin olarak.
Ama İhsan mektupları göndermemiş.
“Neden?” diye bağırdım.
55 yıllık acı bir anda öfkeye dönüşmüştü.
“Neden bir insan böyle bir şeyi yapar?”
Tahir gözlerini kapattı.
“Babam korkmuş.”
“Kimden?”
“Yalçın'ın ailesinden.”
Hiçbir şey anlamıyordum.
Tahir cebinden eski bir defter çıkardı.
“Babam ölmeden birkaç hafta önce her şeyi bana anlattı. Yalçın Bey'in babası, oğlunun öldüğü ilk haberinden sonra sizinle görüşmesini istememiş.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Benimle mi?”
“Evet. Çünkü Yalçın Bey'in ailesi sizin evlenmenizi istemiyormuş.”
Bu kez çocukluğumdan kalan bazı anılar zihnimde canlandı.
Yalçın'ın annesi bana her zaman sıcak davranmıştı.
Ama babası...
Yalçın'ın babası beni hiçbir zaman sevmezdi.
Ailemin maddi durumunu küçümserdi.
Bir keresinde beni kapılarında gördüğünde Yalçın'a, benim de duyabileceğim kadar yüksek sesle:
“Hayatını bir gençlik hevesi uğruna mahvetme,” demişti.
O gün bunu önemsememiştim.
Meğer o cümle hikâyemizin başlangıcı değil, habercisiymiş.
Tahir konuşmaya devam etti.
Yalçın'ın öldüğü sanıldığında babası gerçeğin öyle kalmasını istemiş.
Sonradan Yalçın'ın hayatta olduğu haberi gelince bunu aile içinde saklamışlar.
Yalçın hastanedeyken bana yazdığı mektupları ise bir şekilde engellemiş.
Son mektup İhsan'a emanet edilmişti.
Ama İhsan, Yalçın öldükten sonra aileye verdiği söz yüzünden mektubu bana getirememiş.
“Babam hayatının sonuna kadar bunun vicdan azabını taşıdı,” dedi Tahir.
“Peki neden şimdi?”
Tahir gözlerini bana dikti.
“Çünkü babam üç ay önce öldü.”
Sessizce bekledim.
“Ölmeden önce bana bir kutu verdi. İçinde bu mektup, eski fotoğraflar ve Yalçın Bey'in birkaç eşyası vardı.”
“Altın yüzük?”
Tahir'in yüzünde ilk kez hafif bir ifade belirdi.
“Onu babam almadı.”
“Kim aldı?”
“Ben.”
Şaşkınlıkla baktım.
Tahir cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı.
Babası ölmeden önce ona tek bir şey söylemiş:
“Yalçın'ın Margaret'e...”
Tahir durdu, sonra gülümsedi.
“Affedersiniz. Babam eski kayıtlarda adınızı yabancı biçimiyle hatırlamış. Nadide'ye verdiği bir söz vardı. Eğer hâlâ hayattaysa o sözü hiç değilse sembolik olarak yerine getir.”
Gözlerim doldu.
Tahir kuyumcuya gidip yüzüğü benim doğum günümden bir gün önce satın almış.
Doğum tarihimi ise Yalçın'ın mektubunun içindeki satırlardan öğrenmişti.
Elimdeki zarfın mührünü açmaya cesaret edemiyordum.
55 yıl.
Bir insan bir mektubu açmak için 55 yıl bekleyebilir miydi?
Sonunda parmağımı kapağın altına soktum.
Kâğıt neredeyse parçalanacak kadar eskimişti.
Yalçın'ın yazısını gördüğüm anda gözyaşlarım aktı.
Mektubun başında şunlar yazıyordu:
“Sevgili Nadide,
Eğer bunu okuyorsan, sana verdiğim sözü kendi ellerimle yerine getirememişim demektir.”
Gerisini okumakta zorlandım.
Yalçın, ilk saldırıdan sağ çıktığını anlatıyordu.
Benim öldüğünü sandığımı öğrendiğini yazmıştı.
Bana ulaşmaya çalıştığını ama gönderdiği mektupların geri döndüğünü söylüyordu.
Sonra şu satırlara geldim:
“Bakır yüzüğü hâlâ taktığını düşünmek istiyorum. Ama seni bir ömür boyunca bana bağlamak istemiyorum. Eğer ben dönemezsem, lütfen yaşamayı bırakma. Beni beklediğin için değil, beni sevdiğin için hatırla.”
Gözlerimi kapattım.
O cümle kalbimi paramparça etti.
Çünkü ben tam tersini yapmıştım.
Beklemiştim.
Belki bilinçli olarak değil.
Ama hayatımın bir köşesini hep ona kapalı tutmuştum.
Mektubun sonunda ise beni tamamen yıkan bir bölüm vardı.
“Bir gün imkânım olursa sana gerçek bir yüzük alacağım demiştim. Eğer bunu yapamazsam, o bakır telin değersiz olduğunu sakın düşünme. Çünkü onu yaparken sahip olduğum her şeyi içine koydum. O gün sana verebildiğim tek şey geleceğe dair sözümdü.”
Mektup dizlerimin üzerine düştü.
Uzun süre ağladım.
Tahir hiçbir şey söylemeden oturdu.
Sonunda ona sordum:
“Yalçın'ın mezarı nerede?”
Tahir çantasından küçük bir fotoğraf çıkardı.
Bir mezarlığın eski fotoğrafıydı.
Arkasında yer bilgisi yazıyordu.
Yalçın'ın yıllar önce başka bir şehirdeki askeri mezarlığa defnedildiğini öğrendim.
Ailesi bunu da bana söylememişti.
Üç gün sonra Tahir'le birlikte oraya gittim.
Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadım.
Mezarlığa vardığımızda dizlerim titriyordu.
Yalçın'ın adını taşın üzerinde gördüğüm an 18 yaşındaki halime döndüm.
Sanki tribün ışıkları yeniden uzaktan yanıyordu.
Sanki o ince bakır teli parmağıma yeniden geçiriyordu.
Mezarın başına oturdum.
“Elinden geldiğince sözünü tutmuşsun,” dedim.
Sonra cebimden Tahir'in aldığı altın yüzüğü çıkardım.
Bir süre baktım.
Ardından onu mezar taşının önüne bırakmadım.
Parmağıma da takmadım.
Kutunun içine geri koydum.
Çünkü artık anlamıştım.
Yalçın'ın bana borcu yoktu.
Hiç olmamıştı.
Parmağımdaki eğri bakır tel, bir altın yüzüğün eksik hali değildi.
O zaten başlı başına bir yüzüktü.
Bir genç adamın savaşın gölgesinde sevdiği kıza verebildiği en değerli şeydi.
Eve döndükten birkaç hafta sonra altın yüzüğü sattım.
Parasıyla Yalçın'ın okuduğu eski lisede ihtiyaç sahibi bir öğrenci için küçük bir burs başlattım.
Bursun adına yalnızca iki kelime yazdırdım:
“Verilen Söz.”
Bakır yüzüğü ise hâlâ parmağımda taşıyorum.
Ama artık ona baktığımda 55 yıl boyunca beni bekleten bir kaybı düşünmüyorum.
Bana gerçekten sevildiğimi hatırlatan bir genç adamı düşünüyorum.
Yalçın bana yıllar önce hayatımı durdurmamam gerektiğini yazmıştı.
O mektup bana çok geç ulaştı.
Ama bazı sözlerin geç kalması, onların anlamını yok etmiyor.
73 yaşımda ilk kez bunu anladım.
İnsan bazen hayatının yarısını birinin geri dönmesini bekleyerek geçiriyor.
Sonra bir gün fark ediyor ki aslında beklediği kişi çoktan gelmiş.
Bir hatırada.
Bir mektupta.
Bir parça eğri bakır telde.
Ve en önemlisi, yıllar boyunca kalbinin içinde bıraktığı yerde.
Yalçın bana altın bir yüzük veremedi.
Ama 55 yıl sonra öğrendim ki bana çok daha kalıcı bir şey bırakmıştı:
Bir insanın yokluğunda bile bozulmadan yaşayabilen gerçek bir sevginin hatırasını.
Önceki

Önceki