Bir sonbahar günü pazardan dönerken köy meydanında karşılaştık. Elimde ağır bir alışveriş çantası vardı. Niyazi Ağa yanıma yaklaşıp çantayı taşımayı teklif etti.
Önce kabul etmedim. Fakat çantanın sapı kopunca yere saçılan domatesleri birlikte toplamak zorunda kaldık. O koca adamın diz çöküp çamurun içinden domates toplaması beni istemeden güldürdü.
“Beni ilk defa gülerken gördün galiba,” dedi.
“Doğrusu evet,” diye karşılık verdim.
O gün birlikte çay içtik. Sonraki haftalarda karşılaştıkça konuşmaya başladık. Bana eşini, ben de kaybettiğim kocamı anlattım. İkimizin de yıllardır kimseye söylemediği yalnızlıkları vardı.
Derken köyde fısıltılar başladı. Kimileri Niyazi Ağa'nın yeniden evleneceğini söylüyor, kimileri konağın kapısından giren her kadını onun yeni karısı ilan ediyordu.
Özellikle elli yaşındaki Sezin'in adı benimkiyle birlikte anılmaya başlamıştı. Sezin, Niyazi Ağa'nın uzaktan akrabası ve konağın yıllardır işlerini takip eden komşusuydu. Kocasından ayrılmış, köyde tek başına yaşayan, açık sözlü bir kadındı.
İkimizin de konakta görüldüğünü duyanlar, Niyazi Ağa'nın aynı anda iki kadınla evleneceğini uydurmuştu. Kahvenin önünde bazı adamların, “Ağaya kuma gidiyorlarmış!” diye gülüştüğünü kulağımla duydum.
Bu sözler beni öfkelendirse de Niyazi Ağa'nın konuyu öğrenince ne yapacağını merak ettim.
Bir akşam bana evlenme teklif ettiğinde ilk söylediğim şey buydu.
“Beni gerçekten eşin olarak mı istiyorsun, yoksa köyün konuştuğu gibi bir düzen mi kuracaksın?”
Niyazi Ağa yüzüme uzun uzun baktı.
“Güzin, ben hayatımda bir kez evlilik yaptım. O evlilikte de çok hata ettim. Seni kimsenin gölgesinde yaşatmak istemiyorum. Sezin benim akrabamdır. Seninle evlenirsem tek eşim sen olacaksın.”
Sonra ekledi:
“Üstelik köyün ne söylediğinden önce senin ne istediğin önemli.”
Bu sözleri duyunca hemen cevap vermedim. Çocuklarımla konuştum, günlerce düşündüm. Sonunda bir şartla kabul ettim: Kendi küçük evim benim adıma kalacak, istediğim zaman oraya gidebilecek ve hayatımla ilgili kararlarımı kendim verecektim.
Niyazi Ağa şartlarımı hiç tartışmadan kabul etti.
Düğünümüz sade ama kalabalık oldu. Köy meydanına masalar kuruldu. Çocuklarım yanımdaydı. Sezin de bütün gün hazırlıklara yardım etti. Buna rağmen bazı kadınların kulağıma eğilip, “Konağa gidince asıl düzeni göreceksin,” demesi içimde huzursuzluk bırakmıştı.
Akşam olduğunda Niyazi Ağa'yla konağa geldik.
Büyük ahşap kapı açıldığında kendimi başka bir dünyaya girmiş gibi hissettim. Yüksek tavanlar, taş duvarlar, eski halılar ve uzun koridorlar vardı. Fakat bütün o gösterişe rağmen içeride tuhaf bir yalnızlık hissediliyordu.
Niyazi Ağa beni salondaki koltuğa oturttu. Karşıma geçtiğinde yüzündeki sert ifade kaybolmuştu.
“Güzin, sana ilk gece söylemem gereken bir şey var,” dedi.
Kalbim hızlandı. Köyde duyduğum dedikodular aklıma geldi.
“Dinliyorum,” dedim.
“İlk eşime iyi bir koca olamadım. Onu hiçbir zaman dövmedim, kötü söz söylemedim diye kendimi iyi adam sanırdım. Ama ne istediğini de hiç sormadım. Evde benim sözüm geçerdi. O sustukça her şeyin yolunda olduğunu düşünürdüm.”
Bir an durdu.
“Öldükten sonra çekmecesinde bir defter buldum. İçine yapmak istediği şeyleri yazmış. Okuma yazma kursuna gitmek, denizi görmek, kendi parasını kazanmak... Hiçbirini gerçekleştirememiş. Çünkü ben onun istemesine bile fırsat vermemişim.”
Gözleri dolmuştu.
“Senin de aynı hayatı yaşamanı istemiyorum. Bu konakta hiçbir şeye mecbur değilsin. İstersen ayrı odalarda kalırız. İstersen eski evine gidersin. Bana güvenmen için ne kadar zaman gerekiyorsa beklerim.”
Yıllardır kimse bana böylesine açık bir saygı göstermemişti. Ağlamaya başladım.
O gece bana üst kattaki aydınlık odayı gösterdi. Kendisi salonda kalacağını söyledi. Kapıdan çıkarken yalnızca, “Sabah kahvaltıyı birlikte yaparız,” dedi.
Ertesi sabah mutfaktan gelen tabak sesleriyle uyandım. Niyazi Ağa önlük takmış, yumurta pişirmeye çalışıyordu. Tavaya yapışan yumurtaları görünce ikimiz de kahkahalarla güldük.
Fakat mutluluğumuzun ilk sınavı daha o gün başladı.
Sezin konağa geldiğinde yüzü endişeliydi. Elinde köyde dağıtılmış bir kâğıt vardı. Kâğıtta Niyazi Ağa'nın iki kadını birden konağa aldığı, arazilerini de yeni eşlerine paylaştıracağı yazıyordu.
“Bunu kim hazırlamış?” diye sordum.
Sezin başını salladı.
“Bilmiyorum ama kahvede herkes bundan bahsediyor. Benim de adımı yazmışlar.”
Niyazi Ağa kâğıdı okuyunca yüzü kızardı. Hemen köy meydanına gidip herkese hesap sormak istedi.
Koluna dokundum.
“Bunu bağırarak çözemeyiz,” dedim. “Önce neden böyle söylendiğini öğrenelim.”
Sezin bir süre tereddüt etti. Sonra konağın arazileriyle ilgilenen yeğenin, Niyazi Ağa'nın evlenmesinden rahatsız olduğunu anlattı. Çünkü yıllardır bazı tarla gelirlerinin hesabını yalnızca o tutuyordu. Konağa yeni birinin gelmesiyle kayıtların incelenmesinden korkmuş olabilirdi.
Niyazi Ağa hemen muhasebe defterlerini getirtti. Birkaç gündür yapılan ödemeleri kontrol edince bazı ürün satışlarının kayıtlarla uyuşmadığını gördük.
Bu durum doğrudan bir suç kanıtı değildi. Ama açıklanması gereken ciddi eksikler vardı.
Ertesi hafta bağımsız bir mali müşavirden hesapların incelenmesini istedi. İnceleme sırasında önceki yıllardan kalan düzensiz kayıtlar ve belgesiz tahsilatlar ortaya çıktı. Niyazi Ağa bunların açıklığa kavuşması için gerekli işlemleri başlattı. Yeğeni ise hesaplardan sorumlu görevinden ayrıldı.
Dedikodunun onun tarafından çıkarıldığı kesin olarak kanıtlanmadı. Ancak kayıtların incelenmesiyle konağın yönetimindeki sorunlar görünür hâle gelmişti.
Bu olaydan sonra Niyazi Ağa bana, “Sen gelmeseydin bunları fark etmeyecektim,” dedi.
“Ben geldiğim için değil,” diye karşılık verdim. “İlk kez bir başkasının fikrini dinlediğin için fark ettin.”
Gülümsedi. Söylediğime itiraz etmedi.
Aradan birkaç hafta geçti. Bir pazar sabahı Sezin'i de kahvaltıya çağırdık. Hepimiz bej desenli kanepede yan yana otururken komşumuz fotoğrafımızı çekti. Niyazi Ağa ortadaydı, elinde tespihi vardı. Sezin bir yanında, ben diğer yanındaydım.
Fotoğraf köyde dolaşınca eski söylentiler yeniden başladı. Üçümüzün aynı karede görünmesini iki kadınla evlendiğinin kanıtı sayanlar bile oldu.
Bunun üzerine Sezin köydeki kadınların toplandığı bir gün ayağa kalktı.
“Ben bu evin kuması değilim,” dedi. “Güzin benim dostum, Niyazi de akrabam. Bir erkeğin yanında iki kadının fotoğrafı var diye kimsenin hayatını uydurmaya hakkınız yok.”
O kadar kararlı konuşmuştu ki kalabalıktan kimse cevap veremedi.
Ben de söz aldım.
“Buraya kimsenin malı olmak için gelmedim. Elli beş yaşındayım ve kendi kararlarımı verebilecek yaştayım. Evlenmek benim kararımdı. İstersem bu evde yaşarım, istersem kendi evime dönerim. Hiçbirimiz dedikodularınızın anlattığı insanlar değiliz.”
O gün köydeki bütün söylentiler bitmedi ama artık sessiz kalmıyorduk.
Kış yaklaşırken Niyazi Ağa'nın konağında başka bir değişiklik başladı. Uzun yıllardır kullanılmayan alt kattaki iki oda boşaltıldı. Sezin'in önerisiyle köydeki kadınların bir araya gelip üretim yapabileceği küçük bir atölye kurmaya karar verdik.
Ben dikiş biliyordum, Sezin ise dokuma konusunda becerikliydi. Niyazi Ağa odaların onarımına yardımcı oldu. Fakat atölyenin nasıl yönetileceğine biz karar verdik. Ürün satışlarının kayıtlarını tutmak, kazançları paylaşmak ve yeni katılan kadınlara eğitim vermek için kendi düzenimizi oluşturduk.
Başlangıçta yalnızca dört kadın geliyordu. Üç ay sonra sayımız on ikiye ulaştı. Yaptığımız örtüler ve bez çantalar ilçedeki pazarda satılmaya başladı.
Bir gün Niyazi Ağa atölyenin kapısında durup bizi izledi.
“Ben bu konağı yıllarca büyük evim diye övdüm,” dedi. “Meğer içi insan sesiyle dolmadan hiçbir değeri yokmuş.”
Ona bakıp gülümsedim.
“Büyük evler insanı mutlu etmez Niyazi. İçinde kimsenin korkmadan yaşayabilmesi mutlu eder.”
İlkbaharda çocuklarım bizi ziyarete geldi. Başlangıçta evliliğime kuşkuyla yaklaşmışlardı. Özellikle oğlum, Niyazi Ağa'nın köydeki sert ününü biliyordu. Fakat birkaç gün geçirdikten sonra annelerinin eskisinden daha rahat ve neşeli olduğunu gördüler.
Bir akşam oğlum bana yalnızken, “Anne, gerçekten mutlu musun?” diye sordu.
“Mutluyum,” dedim. “Ama en önemlisi, burada da kendim olarak yaşayabiliyorum.”
Yazın ilk günlerinde Niyazi Ağa bana beklenmedik bir hediye verdi. Kocamın mezarının bulunduğu eski köy yolunun onarılması için muhtarlığa destek olmuştu. Yıllardır yağmurlarda çamura dönen yol artık daha rahat geçiliyordu.
Bunu bana gösteriş yapmak için anlatmamıştı. Mezarlığa birlikte giderken fark ettim.
“Geçmişinden kopmanı istemiyorum,” dedi. “O da hayatının bir parçası.”
Mezarın başında sessizce durduk. Önceki hayatımın anılarını yeni eşimin yanında saklamak zorunda kalmayışım beni derinden etkiledi.
Akşamüstü konağa döndüğümüzde Sezin bahçede çay hazırlamıştı. Üçümüz dut ağacının altına oturduk. Köyün üzerinden serin bir rüzgâr geçiyordu.
Niyazi Ağa tespihini avucunda çevirirken bana, “Pişman olduğun bir şey var mı?” diye sordu.
Biraz düşündüm.
“Var,” dedim. “Bunca yıl hayatımın bittiğini sanmam.”
Sezin gülümsedi. Niyazi Ağa elimi tuttu.
O gün anladım ki yaş ilerledikçe insanın sevilme hakkı eksilmiyordu. Yeni bir hayata başlamak geçmişi silmek anlamına gelmiyordu. Önemli olan, o yeni hayatın içinde kendi sesini kaybetmemekti.
Köyde bir zamanlar benim için, “Ağanın konağına kuma gitti,” diyenler şimdi atölyeye gelen kadınlardan, düzenlenen pazarlardan ve konağın yeniden canlanmasından söz ediyordu.
Bense hâlâ aynı Güzin'dim. Bazen eski evime gidiyor, keçilerimle ilgileniyor, bahçemde oturuyordum. Bazen konakta Niyazi'yle kahvaltı hazırlıyor, Sezin'le atölyenin hesaplarını kontrol ediyordum.
Bir akşam Niyazi bana, “Sana bu konakta en çok ne iyi geldi?” diye sordu.
Gözlerinin içine bakarak cevap verdim.
“Bana kapıyı açman değil. İstediğim zaman o kapıdan çıkabileceğimi bilmem.”
Elimi biraz daha sıkı tuttu.
“Öyleyse o kapı sana hep açık kalacak,” dedi.
Hayatımın ikinci baharında öğrendiğim en önemli şey buydu: Gerçek sevgi bir insanı kendine bağlamak için özgürlüğünü elinden almaz. Ona kendi isteğiyle kalabileceği güvenli bir yer verir.
Önceki

Önceki