İki gün boyunca beni aramadı.
Ne mesaj attı ne de özür diledi.
Üçüncü gün kapı çaldı.
Kapıyı açtığımda karşımda kayınvalidem ve kayınpederim vardı.
Şaşkın görünüyordum.
Kayınvalidem içeri girer girmez üçüzlerden birini kucağına aldı.
“Bize her şeyi Serkan anlattı,” dedi.
İçimden, “Tabii kendine göre anlatmıştır,” diye geçirdim.
Ama devamında söylediği şey beni şaşırttı.
“Sonra biz senden de dinledik.”
Nasıl yani?
Serkan’ın annesi mutfağa geçti.
“Bavulundaki bezleri görünce önce sana çok kızmış. Sonra otel odasında tek başına otururken bir şeyi fark etmiş.”
Merakla dinliyordum.
“Küçücük bir bavula birkaç paket bez koyunca bile sinir krizine girmiş. Sen ise altı haftadır bunların yüz katını tek başına taşıyormuşsun.”
Kayınpederim başını öne eğdi.
“Onu ilk kez bu kadar utanç içinde gördüm.”
Ben yine de kolay kolay inanmadım.
Çünkü sözler değişebilirdi.
Davranışlar ise zor değişirdi.
O akşam Serkan eve döndü.
Tatili yarıda kesmişti.
Elinde pahalı hediyeler ya da çiçekler yoktu.
Sadece sessizce yanıma geldi.
“Konuşabilir miyiz?”
“Bebekler uyuyunca.”
Yaklaşık bir saat sonra salonda karşılıklı oturduk.
İlk kez gözlerimin içine baktı.
“Ben çok kötü bir eş olmuşum.”
Hiçbir şey söylemedim.
“Orada tek başıma otururken düşündüm. Sen altı haftadır doğru düzgün uyumamışsın. Ben ise sekiz saat uykumu koruyabilmek için senden kaçmışım.”
Başını eğdi.
“Utanıyorum.”
“Utanman güzel,” dedim. “Ama bu tek başına hiçbir şeyi değiştirmiyor.”
Haklı olduğumu biliyordu.
“Ne yapmam gerekiyorsa yapacağım.”
İlk kez söz vermesini istemedim.
“Bana vaat verme.”
“Ne istiyorsun?”
“Kanıt.”
Ertesi sabah saat altıda bebeklerden biri ağladı.
Eskiden olsa Serkan yastığını başına çekerdi.
Bu kez yataktan ilk kalkan o oldu.
Altını değiştirdi.
Biberonu hazırladı.
Diğer bebeği de sakinleştirdi.
İlk gün çok zorlandı.
İkinci gün daha az.
Bir hafta sonra artık bebekleri aynı anda uyutmayı öğrenmişti.
Gece nöbetlerini dönüşümlü yapmaya başladık.
Ben ilk kez beş saat kesintisiz uyudum.
Uyandığımda ağladığımı fark ettim.
Mutluluktan.
Aradan aylar geçti.
Bir akşam Serkan işten geldiğinde doğruca mutfağa girdi.
“Sen otur,” dedi.
Yemek yaptı.
Sonra çocukları yıkadı.
Ben sadece onları izledim.
Eski Serkan olsaydı bunların hiçbirini yapmazdı.
Bir gece bana döndü.
“O bavula bez koyman hayatımda aldığım en ağır ders oldu.”
Gülümsedim.
“Aslında bavula sadece bez koymadım.”
Şaşkınlıkla baktı.
“Ne demek?”
“En alta bir mektup bırakmıştım.”
“Ben hiç mektup görmedim.”
Çünkü otelden döndüğünde bavulunu gelişigüzel boşaltmıştı.
Dolabın üst rafından katlanmış kâğıdı çıkardım.
Üzerinde kendi el yazım vardı.
Serkan açıp okumaya başladı.
“Eğer bunu okuyorsan, sonunda bavulunu tamamen boşaltmışsın demektir. Keşke evliliğimizde de sorumluluklarını böyle tek tek çıkarıp önüne koyabilseydin. Ben senden mükemmel bir baba olmanı hiç istemedim. Sadece çocuklarını benim kadar sahiplenmeni istedim. Eğer bunu yapamayacaksan, bu tatilden döndüğünde seni bekleyen tek şey boş bir ev olacak.”
Mektubu bitirdiğinde gözleri dolmuştu.
Sessizce yanıma geldi.
“Demek gerçekten gitmeyi düşünüyordun.”
“Hayır,” dedim dürüstçe.
“Ama ilk kez kendimi ve çocuklarımı seçmeye hazırdım.”
O an beni sıkıca sarıldı.
Yıllar sonra üçüzlerimiz büyüdüğünde, o bavul hâlâ evimizin tavan arasında duruyordu.
İçinde ne pahalı kıyafetler ne de tatil hatıraları vardı.
Sadece eski bir paket bebek bezi, boş bir biberon ve katlanmış o mektup duruyordu.
Çocuklarımız bir gün o bavulun neden saklandığını sorduklarında, Serkan her zaman aynı cevabı veriyordu:
“Bu bavul bana baba olmanın, sadece çocuk sahibi olmak değil; en zor günlerde eşinin yükünü omuzlamak olduğunu öğreten en değerli hatıra.”
Önceki

Önceki