Ilgın hıçkırdı.
“Boran'ın sevgilisi Başak getirmiş. Otobüste onu arkadaki koltuğa bırakıp inmiş. Ben bir sonraki durakta bindim. Necla teyze, bebeği benim alacağımı önceden söylemişti. Yalan söyledim çünkü senin de her şeyin bir parçası olduğunu sanmandan korktum.”
İçimde bir an öfke yükseldi. Kızım, tanımadığı insanların kurduğu tehlikeli bir plana karışmıştı. Ama kucağındaki bebek gerçekti. Önce onun güvenliği geliyordu.
“Bu planı neden sana anlattılar?” diye sordum.
“Çünkü Necla teyze önce sana gitmeye cesaret edememiş. Boran ise bir süredir gerçek ailesini arıyormuş. Benim okulumu, babamla çekilmiş eski fotoğraflarımdan bulmuşlar. Ona yalnızca bebekle buluşacağımı söyledim. Boran'ın tehlikede olduğunu sonradan öğrendim.”
Ilgın, yavruyu tutarken bir yetişkin gibi görünmeye çalışıyordu; oysa korkmuş bir çocuktu. Kayra ağlamaya başlayınca nasıl besleyeceğimizi bilemedik. Çantasında hazır mama yoktu. Yardım istememiz gerektiğini ikimiz de biliyorduk.
“Şimdi polisi ve sağlık ekiplerini arıyoruz,” dedim. “Kimseyi saklamayacağız.”
Ilgın itiraz edecek gibi oldu. Elini tuttum.
“Bir aileyi korumanın yolu gerçeği gizlemek değil.”
Ambulans geldiğinde Kayra uyuyordu. Hastanede doktor onu muayene etti; hafif susuz kalmıştı ama durumu iyiydi. Polis, notu ve bilekliği teslim aldı. Ilgın bildiklerini anlattı. Ben de yıllar önceki doğum kayıtlarımın bulunmasını istedim.
Gece yarısına doğru telefonum çaldı. Ekranda bilinmeyen bir numara vardı.
“Ben Necla,” dedi yaşlı bir kadın. “Bebeği buldunuz mu?”
“Buldum. Boran nerede?”
Telefonun öbür ucunda boğuk bir ağlama duyuldu.
“Onu büyüten adam, Hayri Çelik, gerçeği öğrendi. Boran'ı eski tekstil deposuna götürdü. Başak kaçmayı başardı. Çocuk telefonu olmadan orada tutuluyor. Lütfen onu kurtarın.”
“Bunu neden bize yaptınız?” diye bağırdım.
“Çünkü on altı yıl önce yaptığım korkaklığın bedelini artık çocuklar ödüyor.”
Telefon kapandı.
Ilgın'a dönüp “Bir şey olursa nasıl yaşayacağım?” diye sordum. Kızım, gözlerimde ilk kez kendi çocukluğundaki korkuyu görmüş olmalıydı.
“Sen bana hep kaybolanların aranması gerektiğini söyledin,” diye karşılık verdi. “Ben de o yüzden otobüse bindim.”
Konuşmayı hemen polise aktardım. Memurlar adresi araştırırken koridorda bir kadın belirdi. Yüzü yorgun, gözleri kıpkırmızıydı. Elinde çocuk çantası taşıyordu.
“Ben Başak,” dedi. “Kayra benim oğlum.”
Ilgın ayağa fırladı. Başak bebeği görünce ağlamaya başladı ama yanına yaklaşmadan önce benden izin istedi.
“Onu bırakmak zorunda kaldım,” diye fısıldadı. “Hayri Bey, oğlumu bizden alacağını söyledi. Boran karşı çıkınca ikisini de evden çıkardı. Birkaç saat sonra Boran ortadan kayboldu.”
Başak henüz on yedi yaşındaydı. Korkudan sesi kesiliyordu.
“Ona neden polise gitmediğini sordum,” dedi Ilgın.
“Boran'ı öldürmekle tehdit etti,” diye cevap verdi Başak. “İnanmasanız da artık saklanmak istemiyorum.”
O sırada hastanenin kapısından iki polis girdi. Bize Başak'ın güvende kalacağı ayrı bir oda ayarlandığını, depoya ekip gönderildiğini söylediler. Dakikalar geçmek bilmiyordu.
Sabaha karşı gelen haberle dizlerimin bağı çözüldü. Boran bulunmuştu. Deponun arka bölümünde kilitli tutuluyordu. Bileğinde darp izleri vardı; fakat hayattaydı. Hayri Çelik gözaltına alınmıştı.
Boran'ı ertesi gün gördüm.
Hastane odasının kapısında duran uzun boylu, zayıf genç, karşısındaki yabancı kadından çekiniyor gibiydi. Ama yüzü… Tayfun'un gençliğine şaşırtıcı derecede benziyordu. Aynı koyu kaşlar, aynı gamze.
“Bana annem olduğunuzu söylediler,” dedi.
Boğazım düğümlendi.
“Öyle olmasını çok istiyorum. Ama sana inanman için baskı yapmayacağım.”
Boran yatağın kenarına oturdu.
“Benim annem Suna. Beni o büyüttü. Yalan söylemiş olabilir ama onu seviyorum.”
“Sevmeye devam edebilirsin,” dedim. “Senden kimseyi silmeni istemiyorum.”
İlk kez gözlerimin içine baktı.
“Peki neden beni aramadınız?”
Bu soruyu bekliyordum. Yine de canımı bir bıçak gibi kesti.
“Çünkü seni toprağa verdiğimi sandım,” dedim. “Her doğum gününde mezarına gittim. Seni bulabileceğimi bilseydim dünyayı dolaşırdım.”
Boran başını eğdi. Parmaklarıyla bileğindeki morluğu örttü.
“Ailemden biri bana hiç böyle konuşmadı.”
Kapı yeniden açıldı. İçeri, kırklı yaşlarının sonunda bir kadın girdi. Suna'ydı. Titreyen ellerinde Boran'ın ilkokul yıllarından kalma bir çanta tutuyordu.
“Bunu vermek istedim,” dedi. “İçinde bütün karneleri var. İlk kaybettiği diş de.”
Boran önce yüzünü çevirdi. Suna gözyaşlarını sildi.
“Hayri'nin seni nereden getirdiğini biliyordum,” diye itiraf etti. “Ona karşı çıkmadım. Bunu affetmeni isteyemem. Ama kaybolduğunda polise verdiğim ilk bilgi depoydu.”
“Beni sevdiğin için mi sustun, korktuğun için mi?” diye sordu Boran.
“İkisi de. Ve ikisi de yaptığımı haklı çıkarmıyor.”
O anda çocuğun iki kadına birden bakarken yaşadığı şaşkınlığı gördüm. Onun hayatından biri silinsin diye geri gelmemiştim. Boran'ın neye ihtiyacı olduğunu dinlemeyi öğrenmeliydim.
Ona sarılmak istedim; fakat yerimden kıpırdamadım. Yaklaşma kararını kendisinin vermesi gerekiyordu.
Sonraki günler ifadeler, kayıtlar ve testlerle geçti. Necla Sönmez teslim oldu. O yıllarda yenidoğan servisinde hemşireymiş. Hayri Çelik'in para karşılığında çocuk edinmek istediğini, bir doktorla birlikte sahte ölüm kaydı düzenlediklerini anlattı. Necla'nın sakladığı eski defter, para transferleri ve doğum bilekliği soruşturmaya eklendi.
Soruşturmada bir ayrıntı daha ortaya çıktı: O gece benim adıma doldurulmuş taburcu belgesindeki imza bana ait değildi. Necla, bebeğin öldüğünü gösteren evrakları bir doktorun hazırladığını, Suna'nın ise kimlik işlemleri tamamlanana kadar evden çıkmadığını anlattı. Hayri'nin başka suçlardan da araştırıldığını öğrendik. Bütün bu iddiaların mahkemede tek tek incelenmesi gerekiyordu; ben sadece oğlumun artık güvende olmasını istiyordum.
DNA sonuçları geldiğinde, yıllardır zihnimde taşıdığım mezar taşının sanki içi boşaldı. Boran gerçekten benim oğlumdu. Ilgın'ın kardeşiydi. Kayra ise torunumdu.
Sonuç kâğıdını masaya koyup uzun süre ağladım. Sonra Tayfun'un fotoğrafının önüne bıraktım. “Onu kaybetmemişiz,” dedim sessizce. Yıllar önce herkesten sakladığım bebek kıyafetini dolaptan çıkardım. Artık ona bakınca yalnızca ölüm değil, çalınmış bir çocukluk görüyordum. O yılları kimse geri getiremezdi. Bunu kabullenmek, bulduğum gerçeğe sevinmek kadar zordu.
Ama sevinç, her şeyi bir gecede onarmadı.
Boran, hayatının neden çalındığını anlamaya çalışıyordu. Başak, bebeğini yeniden kaybetmekten korkuyordu. Ilgın ise onu otobüste tek başına bulmuş gibi anlattığı için kendini suçluyordu.
Bir akşam hepimizi mutfak masasına oturttum.
“Kayra'nın nerede ve kiminle kalacağına biz tek başımıza karar veremeyiz,” dedim. “Yetkililerle iş birliği yapacağız. Ama şunu bilin: İhtiyacınız olduğunda kapım açık.”
Başak ellerini yüzüne kapatıp ağladı. Boran, masanın altından onun elini tuttu. Ilgın ise kardeşine ilk kez gülümsedi.
Aylar süren incelemeler sonunda çocukların güvenliği için bir destek planı oluşturuldu. Başak ve Kayra, annesinin yanında yaşamaya başladı. Boran için de güvenli bir yerleşim sağlandı; okuluna devam ediyor, bebeğiyle düzenli zaman geçiriyordu. Ben her hafta onlarla buluşuyor, ihtiyaçları olduğunda yardım ediyordum.
Bir pazar, hep birlikte Tayfun'un mezarına gittik. Boran, taşı uzun süre sessizce inceledi.
“Babam nasıl biriydi?” diye sordu.
Çantamdan yıllardır sakladığım fotoğrafı çıkardım. Tayfun, Ilgın'ı omzuna almış, kahkahalarla gülüyordu.
“İyi bir babaydı,” dedim. “Ve seni görmeyi her şeyden çok istiyordu.”
Boran fotoğrafı aldı. Sonra Kayra'yı kucağına geçirip küçük oğlunun alnını öptü.
“Ben de iyi bir baba olmak istiyorum,” diye fısıldadı.
“Olabilirsin,” dedim. “Bunun için kusursuz olman gerekmiyor. Yanında kalman, öğrenmen ve gerektiğinde yardım istemen yeterli.”
Ilgın yanıma sokuldu.
“Anne, o gün otobüsten inmeseydim hiçbirini bulamayacaktık.”
Kızımın elini sıktım.
“Sen kardeşini buldun,” dedim. “Ama asıl önemli olan, birbirimizi bundan sonra kaybetmememiz.”
Rüzgâr mezarlıktaki ağaçları hafifçe sallıyordu. Önümüzde acı dolu yıllar, arkamızda bitmemiş bir soruşturma vardı. Yine de artık geleceğe yalnız bakmıyorduk.
Bir zamanlar iki çocuğumdan birini sonsuza dek kaybettiğime inanmıştım. Şimdi onun elinde kendi çocuğunu, yanında da kızımı görüyordum. Anladım ki aile, yalnızca aynı kandan gelen insanların adı değildi. Aile, gerçeğin en ağır olduğu günlerde bile birbirinin elini bırakmamayı seçen insanlardı.
Önceki

Önceki