Nehir’in elindeki küçük çantaya bakarken içimde tarifsiz bir korku oluştu. Hastaneden çıktığından beri yüzünde gördüğüm o çaresiz ifade, şimdi yerini başka bir şeye bırakmıştı. Sanki haftalardır taşıdığı ağır bir yükü nihayet yere bırakmak üzereydi.
“Anne…” dedi, sesi titreyerek. “Önce bana kızacağına söz verme. Çünkü anlatacaklarımı duyduğunda ne düşüneceğini bilmiyorum.”
Onu içeri aldım. Üzerindeki kabanı çıkarmaya bile fırsat bulamadan mutfağa götürdüm. Turgut hâlâ uyuyordu. Nehir sandalyeye oturduğunda ellerinin titrediğini fark ettim. Önüne sıcak bir çay koydum ama bardağa dokunmadı.
“Bebekler nerede?” diye sordum.
Bu soruyu sorarken sesimin ne kadar çaresiz çıktığını kendim bile fark ettim.
Nehir gözlerini kapattı.
“Hastanedeler.”
Kalbim sıkıştı.
“Bunu zaten biliyorum. Sana soruyorum, neden onları bıraktın?”
Başını kaldırdı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
“Çünkü onları bırakan ben değildim, anne. Onları korumaya çalışan bendim.”
Ne söyleyeceğimi bilemedim. Bir süre sadece yüzüne baktım.
Sonra çantasını masanın üzerine koydu ve fermuarını açtı.
İçinden iki küçük zarf çıkardı.
Biri pembe, diğeri mavi renkteydi.
“Bunlar ne?” diye sordum.
“Doğumdan önce hazırladığım mektuplar.”
Zarfları elime alırken kalbim daha hızlı çarpmaya başladı.
Nehir devam etti.
“Hamileliğimin son aylarında Cihan’ın değiştiğini fark ettim. Önceleri bunu stres sandım. Bebekler doğunca her şeyin düzeleceğini düşündüm. Ama düzelmedi.”
devamı sonraki sayfada...

