Haber Zamanı

Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
  1. Haber Zamanı
  2. Kızım Bodrum Katı İçin Maaşımın Yarısını
Önceki
Sonraki


  • İşte Zehra'nın Kazandığı Okul!


"Anneanne, sen aşağıdaki evin altında mı uyuyacaksın?" diye sordu.

"Belki canım. Daha belli değil."

O teklifi oracıkta reddetmek istiyordum.

Ama insanın tek kızına, onun kendi mutfağında hayır demesi bazen büyük bir tartışmaya dönüşebiliyor.

Üstelik Şule benim tek çocuğumdu.

Bu yüzden gülümsedim.

"Teşekkür ederim kızım. Biraz düşüneyim."

Kıvanç'ın hazırladığı kâğıdı katlayıp çantama koydum.

Karar vermek için fazla zamanım yoktu.

Kasım ayının birinden önce çiftlik evinden taşınmam gerekiyordu.

O ev, rahmetli eşimin çalıştığı çiftlik tarafından bize tahsis edilmişti.

Fuat'ın ölümünden sonra Karakaya ailesi büyük bir anlayış göstererek yaklaşık iki yıl daha orada kalmama izin vermişti.

Ancak oğulları, eşi ve yeni doğan bebeğiyle birlikte çiftlikte çalışmaya geri dönüyordu.

Eve ihtiyaçları vardı.

Onları tamamen anlıyordum.

Eve dönerken dört sokak ilerideki yem ve tarım malzemeleri dükkânına uğradım.

Nejat Bey, üç haftadır kasasının yanına el yazısıyla hazırlanmış bir ilan asmıştı.

"Küçük ev kiralık. İki oda ve banyo. Bilgi için Nejat Bey'e başvurun."

Evin hâlâ boş olup olmadığını sordum.

Beni evi görmeye götürdü.

Küçücük ev, tahıl silosunun arkasındaki sakin bir sokaktaydı.

Dış cephesi beyazdı, verandasında bir salıncak vardı ve ön kapısına ulaşmak için yalnızca tek bir basamak çıkmak gerekiyordu.

Hasat mevsimi devam ettiği için neredeyse her yerin üzerinde ince bir mısır tozu tabakası birikmişti.

Nejat Bey başını kaşıdı.

"Pek gösterişli bir yer değil, Süheyla Hanım."

Ön kapıya baktım.

"Kendine ait bir kapısı var. Benim için bu yeterli."

"Kirası 11.000 TL. Elektrik ayrıca ödenecek."

Arabamın yanında durup telefonumdan depozitoyu banka hesabına gönderdim.

Nejat Bey, metal bir halkaya geçirilmiş iki anahtarı bana uzattı.

Biri ön kapıyı açıyordu.

Diğeri arka kapıyı.

Hayatımda ilk kez, tamamen kendi isteğimle seçtiğim bir evin anahtarlarını elimde tutuyordum.

Şule'ye durumu anlatmak için dokuz gün bekledim.

Biliyorum, daha önce söylemeliydim.

Ama duygularını incitmekten korkuyordum.

Tesadüfen Kıvanç, fabrikaya giderken küçük evin önünden geçmiş ve arabamı tanımıştı.

O akşam Şule telefon etti.

"Demek paranı hiç tanımadığın bir yabancıya vermeyi, kendi ailene yardım etmeye tercih ediyorsun!"

Cevap vermeden önce bir an düşündüm.

"Ben senin kiracın olmaktansa annen olarak kalmayı tercih ederim."

Telefonu yüzüme kapattı.

Sonraki on gün boyunca onlardan hiçbir haber alamadım.

Ne bir mesaj.

Ne bir telefon.

Torunlarımın tek bir fotoğrafı bile gelmedi.

Her akşam verandamdaki salıncağa oturup tartılmak için sıraya giren tahıl kamyonlarını izliyordum.

Kendime ait bir evim vardı.

Kendi anahtarlarım.

Kendime ait bir ön kapım.

Ama torunlarımı öylesine özlüyordum ki bazı geceler bağımsızlığın bu yalnızlığa değip değmediğini düşünüyordum.

Sonra bir perşembe akşamı, tam akşam yemeğinden önce, dışarıda bir kamyonetin durduğunu duydum.

Arabanın kapısı sertçe kapandı.

Şule yolcu koltuğundan indi.

Gözleri şişmiş ve kıpkırmızı olmuştu. Sanki saatlerdir ağlıyordu.

Kıvanç da arkasından inip verandaya doğru yürüdü.

Elinde sarı sayfalı büyük bir not defteri vardı.

İlk sayfası, yukarıdan aşağıya kadar kendi el yazısıyla doldurulmuştu.

Onlar kapıyı çalamadan sinekliği açtım.

Kıvanç doğrudan gözlerimin içine baktı.

"Süheyla Anne, o 16.000 TL rakamını ben belirledim. Şule'nin hiçbir ilgisi yoktu."

İçeri girdi, sarı defteri mutfak masamın üzerine bıraktı ve bana doğru çevirdi.

"Burada mutlaka okuman gereken bir şey var."

 

"Burada mutlaka okuman gereken bir şey var."

Kıvanç'ın sesi titriyordu.

Sarı defteri önüme çektiğimde ilk dikkatimi çeken şey, sayfanın en üstüne büyük harflerle yazılmış bir cümle oldu.

"Süheyla Anne'ye söyleyemediklerimiz."

Şule başını eğmiş, ellerini birbirine kenetlemişti.

"Bu da ne demek?" diye sordum.

Kıvanç derin bir nefes aldı.

"O gün masaya koyduğum 16.000 TL'lik kâğıdı hatırlıyorsun. Sana gerçeği söylemeden önce neden böyle bir şey yaptığımı anlatmam gerekiyor."

"Dinliyorum."

Defterin ilk sayfasında uzun bir hesap tablosu vardı.

Kredi taksitleri, elektrik faturaları, market borçları, çocukların okul masrafları...

En alt satırda kırmızı kalemle yazılmış bir rakam duruyordu.

468.000 TL.

Gözlerimi kaldırdım.

"Bu kadar borcunuz mu var?"

Şule sessizce ağlamaya başladı.

Kıvanç başını salladı.

"Altı ay önce çalıştığım fabrikanın üretim bölümü küçültüldü. Maaşım neredeyse yarıya indi. Şule'nin iş yerinde de personel azaltıldı."

Şaşkınlıkla kızıma baktım.

"Sen işten mi çıkarıldın?"

"Üç ay önce anne."

"Bana neden söylemedin?"

"Çünkü zaten babamın ölümünden sonra yeterince üzüldüğünü düşünüyordum."

Sandalyeye yavaşça oturdum.

Kızım üç aydır işsizdi ve benim bundan haberim yoktu.

Her telefon görüşmemizde işlerin yolunda olduğunu söylemişti.

Kıvanç defterin ikinci sayfasını açtı.

"Borçlarımızı kapatmak için arabayı satmayı düşündük. Ama fabrikaya gidip gelmem gerekiyor. Sonra evin bodrumunu kiraya vermek aklıma geldi."

"Ve kiracı olarak beni seçtin."

Başını önüne eğdi.

"Evet."

"Üstelik torunlarıma da haftanın dört günü bakmamı istedin."

"Çünkü Şule yeniden çalışmaya başlarsa çocuklara bakacak birine ihtiyacımız olacaktı."

Bir süre kimse konuşmadı.

Sonra defterde başka bir şey gördüm.

Sayfanın sağ köşesinde Fuat'ın adı yazıyordu.

Parmağımı o satırın üzerine koydum.

"Eşimin adının burada ne işi var?"

Kıvanç birden gerildi.

Şule gözyaşlarını silip bana yaklaştı.

"Anne, asıl konuşmamız gereken konu bu."

Kalbim hızlandı.

"Ne olmuş Fuat'a?"

Kıvanç sarı defterin arasından katlanmış bir banka dekontu çıkardı.

Tarihine baktım.

Eşimin ölümünden yalnızca on dört gün öncesine aitti.

Gönderen kısmında Fuat'ın adı vardı.

Alıcı ise Kıvanç'tı.

Tutarı görünce nefesim kesildi.

240.000 TL.

"Eşim sana bu kadar para mı göndermiş?"

Kıvanç başını salladı.

"İki yıl önce fabrikada geçirdiğim bir iş kazasından sonra aylarca çalışamadım. Banka kredilerim birikti. Fuat Baba durumumu öğrendiğinde bize yardım etti."

"Bana neden söylemedi?"

"Çünkü söylememem için söz verdirdi."

Gözlerim doldu.

Fuat'la otuz sekiz yıl evli kalmıştık.

Büyük bir birikimimiz yoktu ama birbirimizden önemli bir şey saklamadığımızı düşünürdüm.

"Bu para nereden gelmiş?"

"Yıllarca biriktirdiği paraymış."

O an eşimin ölmeden önce bana söylediği bir cümleyi hatırladım.

"İnsan bazen ailesini ayakta tutmak için kendi hayallerinden vazgeçer, Süheyla."

O zaman ne demek istediğini anlamamıştım.

Şimdi ise boğazım düğümlenmişti.

"Demek sizin borçlarınızı ödemiş."

Kıvanç gözlerini kaldırdı.

"Evet. Ama hikâyenin devamı var."

Defterin son sayfasını açtı.

Orada Fuat'ın el yazısıyla yazılmış küçük bir not vardı.

Kelimeleri tanımam için ikinci kez bakmama gerek yoktu.

"Bu para borç değil. Ancak bir gün Süheyla'nın yardıma ihtiyacı olursa kapınızı ona açın. Onu asla yük gibi görmeyin."

Mektubu okurken gözyaşlarım kâğıdın üzerine düştü.

Fuat hayatının son günlerinde bile benim geleceğimi düşünmüştü.

Kıvanç konuşmaya devam etti.

"Fuat Baba'nın bu sözünü yerine getirmek yerine senden para istedim. Seni aileden biri gibi değil, bir gelir kaynağı gibi gördüm."

Şule elimi tuttu.

"Ben de buna izin verdim anne."

Elimi yavaşça geri çektim.

"Sizden para istemedim. Bedava yaşamak da istemedim. Ama bana sunduğunuz şey bir aile yuvası değildi."

İkisi de sustu.

"O bodrumda kalsaydım yalnızca kira ödeyen biri olmayacaktım. Sabah çocuklara bakacak, akşam yemek hazırlayacak, hastalandığınızda yardım edecek, bütün bunları yaparken de kendi evimde misafir gibi yaşayacaktım."

Şule ağlayarak başını salladı.

"Haklısın."

"Benim en çok canımı acıtan para değildi kızım. Bana ihtiyacınız olduğunda beni hatırlamanızdı."

Tam o sırada Şule'nin telefonu çaldı.

Ekrana baktığında yüzünün rengi değişti.

"Okuldan arıyorlar."

Telefonu açtı.

Karşı taraftaki kişinin söylediklerini dinlerken doğruldu.

"Nasıl yani? Ada nerede?"

Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu.

Şule'nin elleri titriyordu.

"Bir dakika... Polisi aradınız mı?"

Kıvanç ayağa fırladı.

Telefon kapandığında Şule neredeyse konuşamıyordu.

"Ada'yı bulamıyorlarmış."

O sabah Ada'yı anaokuluna bırakmışlardı.

Akşam yapılan veli toplantısı nedeniyle çocuklar okulun oyun salonunda bekliyordu.

Öğretmen kısa süreliğine diğer çocuklarla ilgilenirken Ada arka bahçeye çıkmıştı.

Sonra ortadan kaybolmuştu.

Kıvanç hemen arabasının anahtarını aldı.

Ben de montumu giydim.

"Ben de geliyorum."

"Anne, sen yorulursun."

"Şule, torunum kayıp. Benim yorulmamı düşünme."

Yolda kimse konuşmadı.

Okula vardığımızda iki polis memuru bahçede inceleme yapıyordu.

Öğretmen, Ada'nın en son arka kapının yakınında görüldüğünü anlattı.

Kapının önündeki çamurda küçük ayakkabı izleri vardı.

Bir polis memuru çevredeki sokakları kontrol ettiklerini söyledi.

Şule ağlayarak kızının adını bağırıyordu.

Ben ise bahçenin köşesinde duran küçük pembe bir tokaya bakıyordum.

Ada'nın sabah saçına taktığı tokaydı.

Tokanın yanında ince bir mısır kabuğu vardı.

Birden aklıma bir şey geldi.

Geçen hafta Ada benim yeni evime geldiğinde verandada oturmuş, tahıl kamyonlarını izlemişti.

Ona tahıl silosunun nasıl çalıştığını anlatmıştım.

Küçük ellerini çırparak bana bir soru sormuştu.

"Anneanne, kocaman kamyonlar senin evinin yanından mı geçiyor?"

"Evet canım."

"O zaman seni özleyince kamyonları takip ederim."

O an bu sözleri çocukça bir şaka sanmıştım.

Ama şimdi içimde korkunç bir şüphe doğmuştu.

"Kıvanç, Ada benim evime gitmeye çalışıyor olabilir!"

Hepimiz yeniden arabaya koştuk.

Okulla evim arasında yaklaşık iki kilometre vardı.

Yolun bir kısmı tarlaların ve eski depoların yanından geçiyordu.

Kıvanç ana caddeye dönerken ben kaldırımdaki her çocuğa dikkatle baktım.

Sonunda tahıl silosunun yakınında küçük bir pembe mont gördüm.

Bir çitin yanında hareketsiz duruyordu.

"Dur!" diye bağırdım.

Araba tamamen durmadan kapıyı açtım.

Koşarak çite yaklaştım.

Ada oradaydı.

Ama yalnız değildi.

Yaşlı bir kamyon şoförü onun yanında çömelmiş, elindeki telefonla birini arıyordu.

Beni görünce ayağa kalktı.

"Bu küçük hanımı mı arıyorsunuz?"

Ada başını kaldırdı.

"Anneanne!"

Kollarıma atıldığında dizlerimin bağı çözüldü.

Onu öylesine sıkı sarıldım ki bir daha bırakmak istemedim.

Kamyon şoförü, Ada'yı yol kenarında ağlarken bulduğunu söyledi.

Küçük kız, anneannesinin beyaz evini aradığını anlatmıştı.

Şule koşarak yanımıza geldi.

Kızına sarılıp hıçkırarak ağlamaya başladı.

Ada ise gözyaşları içinde beklenmedik bir şey söyledi.

"Anneanne, annem senin bizi sevmediğini söyledi."

Hepimiz donup kaldık.

Şule kızının yüzüne baktı.

"Ben öyle demedim Ada."

"Telefonda anneannem bizi istemiyor dedin."

Şule gözlerini kapattı.

O an kızımın, benim taşınmamın ardından evde söylediklerinin küçücük bir çocuğun kalbinde nasıl bir iz bıraktığını anladım.

Ada'nın saçlarını okşadım.

"Ben sizi her zaman seveceğim. Sadece başka bir evde oturuyorum."

"Bir daha kaybolmayacağım anneanne."

"Biliyorum canım."

O akşam hep birlikte küçük evime döndük.

Ada verandadaki salıncakta uyuyakaldı.

Şule yanıma oturdu.

"Anne, seni kaybetmekten korktuğum için kötü davrandım. Ama bugün kızımı kaybetme korkusunu yaşayınca yaptığım hatayı anladım."

Omzuna dokundum.

"Birini sevmek, onu yanında tutmaya çalışmak değildir kızım. Bazen kendi yolunda yürümesine izin vermektir."

Kıvanç ertesi hafta borçlarını yapılandırmak için bankaya başvurdu.

Şule yeni bir iş buldu.

Ben de torunlarıma ara sıra bakmaya devam ettim.

Ama artık bu bir zorunluluk değildi.

İstediğim zaman gidiyor, istediğim zaman kendi evime dönüyordum.

Aylar sonra, bir pazar sabahı Ada verandamda otururken bana sordu:

"Anneanne, bu ev neden bu kadar küçük?"

Gülümsedim.

"Çünkü insanın mutlu olması için kocaman bir eve ihtiyacı yok."

"Peki neye ihtiyacı var?"

Onu kucağıma aldım.

"Kendini değerli hissedebileceği bir yere."

Ada başını göğsüme yasladı.

O an Fuat'ın bana yıllarca öğrettiği şeyi nihayet tam anlamıyla kavradım.

Aile olmak aynı çatının altında yaşamak değildi.

Birbirinin hayatına saygı duymak, zor günlerde yanında olmak ve sevgiyi hiçbir zaman borç hesabına dönüştürmemekti.

Ben altmış yedi yaşımda ilk kez yalnız yaşamayı öğrenmiştim.

Ama artık yalnız değildim.

Çünkü kendi kapımı açabildiğim gibi, sevdiklerime de o kapıyı gönül rahatlığıyla açabiliyordum.

Ve hayatımın en değerli anahtarı, cebimde taşıdığım metal anahtar değil, sonunda yeniden kazandığım özgürlüğümdü.


Önceki Sonraki



  1. 1
  2. 2
  3. 3