Bir yetimhanede büyüdüm, sekiz yaşındayken küçük kız kardeşimden ayrıldım ve sonraki otuz yılı onun hayatta olup olmadığını bile merak ederek geçirdim. Ta ki sıradan bir iş gezisi, rastgele bir market alışverişini hâlâ tam olarak açıklayamadığım bir şeye dönüştürene kadar.
Benim adım Elif ve sekiz yaşındayken küçük kız kardeşime onu bulacağıma dair söz vermiştim. Sonraki 32 yılımı ise bunu başaramayarak geçirdim.
O beni her yerde takip ederdi.
Merve ve ben bir yetimhanede büyüdük.
Anne babamızı tanımıyorduk. İsim yok, fotoğraf yok, "bir gün geri dönecekler" hikayesi yok. Sadece kalabalık bir odada iki yatak ve bir dosyadaki birkaç satır yazı.
Birbirimize yapışıktık.
Her yerde peşimden gelir, koridorda elimi bırakmaz, uyanıp da beni göremezse ağlardı.
Sonra bir gün bir çift ziyarete geldi.
Saçlarını tarak yerine parmaklarımla örmeyi öğrendim. Yakalanmadan fazladan ekmek aşırmayı öğrendim. Eğer gülümser ve sorulara güzel cevap verirsem, yetişkinlerin ikimize de daha iyi davrandığını öğrendim.
Büyük hayallerimiz yoktu.
Sadece oradan birlikte ayrılmak istiyorduk.
Sonra bir gün bir çift ziyarete geldi.
Birkaç gün sonra müdire hanım beni odasına çağırdı.
Müdireyle birlikte etrafta dolaştılar, başlarıyla onaylayıp gülümsediler. "Evlat edinin, terk etmeyin" broşürlerinden fırlamış gibi duran insanlardandı.
Çocukların oyun oynamasını izlediler.
Benim bir köşede Merve’ye kitap okumamı izlediler.
Birkaç gün sonra müdire hanım beni odasına çağırdı.
"Elif," dedi, yüzünde abartılı bir gülümsemeyle, "bir aile seni evlat edinmek istiyor. Bu harika bir haber."
"Cesur olmalısın."
"Peki ya Merve?" diye sordum.
Sanki önceden prova yapmış gibi iç geçirdi.
"İki çocuk için hazır değiller," dedi. "O henüz çok küçük. Başka aileler de onun için gelecektir. Bir gün birbirinizi göreceksiniz."
"Gitmem," dedim. "Onsuz gitmem."
Gülümsemesi yüzünde dondu.
"Reddetme hakkın yok," dedi nazikçe. "Cesur olmalısın."
"Seni bulacağım."
Cesur olmak, "dediğimizi yap" demekti.
Geldikleri gün Merve belime sarıldı ve çığlık attı.
"Gitme abla!" diye hıçkırdı. "Lütfen gitme. Söz veriyorum uslu duracağım."
Onu o kadar sıkı tuttum ki bir görevli onu üzerimden zorla ayırmak zorunda kaldı.
"Seni bulacağım," deyip durdum. "Geri döneceğim. Söz veriyorum Merve. Söz veriyorum."
Beni arabaya bindirdiklerinde hâlâ adımı haykırıyordu.
"Biz artık senin aileniz."
Bu ses on yıllar boyunca peşimi bırakmadı.
Yeni ailem başka bir şehirde yaşıyordu.
Kötü insanlar değillerdi. Bana yemek, kıyafet ve içinde başka çocukların olmadığı bir yatak verdiler. Bana "şanslı" dediler.
Aynı zamanda geçmişim hakkında konuşmaktan da nefret ederlerdi.
"Artık yetimhaneyi düşünmene gerek yok," derdi evlatlık annem. "Biz artık senin aileniz. Buna odaklan."
Okula uyum sağlamayı, kardeşinden bahsetmenin sohbetleri bir anda nasıl buz kestirdiğini öğrendim.
18 yaşıma bastığımda yetimhaneye geri döndüm.
Bu yüzden ondan sesli bahsetmeyi bıraktım.
Kafamın içinde ise varlığı hiç son bulmadı.
18 yaşıma bastığımda yetimhaneye geri döndüm.
Farklı personel. Yeni çocuklar. Aynı dökülen boyalar.
Onlara eski adımı, yeni adımı ve kardeşimin adını söyledim.
Ofisteki bir kadın kayıt odasına gitti ve ince bir dosyayla geri döndü.
Birkaç yıl sonra tekrar denedim. Aynı cevap.
"Kız kardeşin senden kısa süre sonra evlat edinilmiş," dedi. "Adı değiştirilmiş ve dosyası mühürlenmiş. Bundan fazlasını paylaşamam."
"İyi mi? Yaşıyor mu? En azından bunu söyleyebilir misiniz?"
Başını salladı.
"Üzgünüm," dedi. "Yetkimiz yok."
Birkaç yıl sonra tekrar denedim. Aynı cevap.
Mühürlü dosya. Değiştirilmiş isim. Sıfır bilgi.
Bir mağazada birbirleriyle didişen kız kardeşler gördüğümde o sızıyı hissederdim.
Sanki birisi onu silmiş ve üzerine yeni bir hayat yazmıştı.
Bu sırada hayatım, her hayat gibi akıp gitti.
Okulu bitirdim, çalıştım, çok genç yaşta evlendim, boşandım, taşındım, terfi aldım, hazır kahve yerine düzgün kahve içmeyi öğrendim.
Dışarıdan bakıldığında; normal, biraz sıkıcı bir hayatı olan, işinde gücünde bir kadın gibi görünüyordum.
İçeride ise kardeşimi düşünmeyi asla bırakmadım.
Bir mağazada didişen kardeşleri gördüğümde o his yine gelirdi.
Geçen yıla saralım.
Kahverengi örgülü saçları olan ve ablasının elini tutan bir kız gördüğümde içim cız ederdi.
Bazı yıllar internetten ve ajanslar aracılığıyla izini sürmeye çalıştım. Diğer yıllar ise aynı çıkmaz sokağa toslamanın acısıyla baş edemedim.
O, yasını tam tutamadığım bir hayalet olmuştu.
Geçen yıla saralım.
Şirketim beni üç günlük bir iş gezisi için başka bir şehre gönderdi. Eğlenceli bir yer bile değildi; sadece ofis binaları, ucuz bir otel ve düzgün bir kahve dükkanının olduğu bir yer.
İşte o zaman gördüm.
İlk gecemde yiyecek bir şeyler almak için yakındaki bir markete girdim.
Yorgundum, e-postaları düşünüyordum, sabah 7'ye toplantı koyan kişiye içimden söyleniyordum.
Bisküvi reyonuna saptım.
Orada dokuz ya da on yaşlarında küçük bir kız duruyordu; sanki hayatının en büyük kararını veriyormuş gibi ciddiyetle iki farklı bisküvi paketine bakıyordu.
Yukarı uzanırken ceketinin kolu aşağı kaydı.
İşte o zaman gördüm.
Sanki bir duvara çarpmış gibi durdum.
Bileğinde kırmızı ve mavi renklerden örülmüş ince bir bileklik.
Sanki bir duvara çarpmış gibi durdum.
Sadece benzer değildi.
Aynı renkler. Aynı gevşek örgü. Aynı çirkin düğüm.
Sekiz yaşımdayken yetimhaneye bir kutu el işi malzemesi gelmişti. Yığından biraz kırmızı ve mavi ip aşırmış, büyük kızların taktığı o "arkadaşlık bilekliklerinden" yapmak için saatlerce uğraşmıştım.
Çocuğun bileğindeki bilekliğe bakakaldım.
Eğri büğrü ve çok sıkı olmuşlardı.
Birini kendi bileğime bağladım.
Diğerini Merve’ninkine.
"Beni unutma diye," demiştim ona. "Farklı ailelere gitsek bile."
Gittiğim gün hâlâ bileğindeydi.
Bu çocuğun bileğindeki bilekliğe bakakaldım. Parmaklarım, sanki vücudum onu yapışımı hatırlıyormuş gibi karıncalandı.
"Onu kaybedemem yoksa annem ağlar."
Bir adım yaklaştım.
"Selam," dedim nazikçe. "Bilekliğin gerçekten çok havalıymış."
Bana baktı; korkmuş değil, sadece meraklıydı.
"Teşekkürler," dedi bilekliğini göstererek. "Bunu bana annem verdi."
"O mu yaptı?" diye sordum, bir deli gibi görünmemeye çalışarak.
Küçük kız başını salladı.
Elinde bir mısır gevreği kutusuyla bir kadın bize doğru yürüyordu.
"Küçükken özel birinin onun için yaptığını söyledi," dedi kız. "Şimdi de benim oldu. Onu kaybedemem yoksa ağlar."
Boğazım düğümlense de buna hafifçe güldüm.
"Annen burada mı?"
"Evet," dedi reyonun ilerisini işaret ederek. "İşte orada."
Baktım.
Elinde bir mısır gevreği kutusuyla bir kadın bize doğru yürüyordu.
Kadın kıza gülümsedi, sonra bana baktı.
Koyu renk saçlarını toplamış. Ağır bir makyajı yok. Kot pantolon. Spor ayakkabılar. Otuzlu yaşların başı veya ortası.
Göğsümde bir şeylerin koptuğunu hissettim.
Gözleri. Yürüyüşü. Etiketleri okurken kaşlarını hafifçe çatışı....
devamı sonraki sayfada...

