Kırk bir yaşında anne oldum; birçok insanın artık çok geç kaldığımı söylemeye başladığı bir yaşta. Ama bana göre oğlum hiç de geç gelmemişti.
Tam da kalbimin ona en çok ihtiyaç duyduğu anda gelmişti. Yıllarca, endişe maskesi ardına gizlenmiş yorumlar duydum: “Artık yaşın geçti”, “Belki de kısmetin böyleymiş”, “Bunu kabullenmelisin.” Nazikçe gülümserdim ama her bir kelime içimde sessiz bir sızı bırakırdı. Hamile olduğumu öğrendiğim gün, banyonun zemininde oturmuş, elimdeki testi tutarken korku ve içime sığmayan bir neşe karışımıyla ağlamıştım. Kırk bir yaşındayım; vücudum yorgun hissediyordu, evliliğim mesafeli bir hâl almıştı ve kocam Ahmet, geçen her günle birlikte benden daha da uzaklaşıyor gibiydi.
Yine de bunun bizi birbirimize yakınlaştıracağını umuyordum. Sesim titreyerek, “Baba oluyorsun,” dedim ona.
Gülümsedi ama tam değil. “Bu yaşta mı…” diye mırıldandı. Bu şüpheyi görmezden gelmeyi seçtim. Çünkü bir şeyi yeterince derinden arzuladığınızda, bazen uyarı işaretlerini görmeyi reddedersiniz. Hamilelik zordu. Bitmek bilmeyen kontroller, bitkinlik, uykusuz geceler. Bazı günler yürümek bile bir yük gibi geliyordu. Ancak oğlum her tekmelediğinde, gücümün yerine geldiğini hissediyordum. Bu sırada Ahmet, yavaş yavaş hayatımızdan silinmeye başladı. Önce toplantılar çıktı. Sonra iş gezileri. Sonra ise sessizlik. Oğlum doğduğunda adını Mert koydum. Küçücüktü ama güçlüydü; olması gerekenden daha bilge bakan gözleri vardı. Onu kucağıma aldığımda, geçmişteki tüm acılarımın güçlü bir şeye, sevgiye dönüştüğünü hissettim. Ahmet hastaneye geç geldi.
devamı sonraki sayfada...

