Kocamla sessiz ve sağlam bir evlilik kurmuştuk, ama evimizde asla açmama izin verilmeyen bir dolap vardı. O öldükten sonra kilidi kırması için bir çilingir çağırdım. İçinde eski evraklar bulmayı bekliyordum. Onun yerine, sevdiğim adamın benden gizlediği hiç bilmediğim bir hayatın kanıtını buldum.
Ben on dokuz yaşındayken Ahmet’le evlendim.
Hiçbir şeyimiz yoktu — küçük bir apartman, sallanan ikinci el sandalyeler ve banka hesabımızdan çok daha büyük hayaller.
Hayatımızı tuğla tuğla kurduk: bir ev satın almak, emeklilik için para biriktirmek ve sağlam, istikrarlı bir hayat kurmak için gereken o sıkıcı ama gerekli adımların hepsini attık.
Dürüst bir evliliğim olduğu için kendimle gurur duyardım.
Meğer aptalmışım.
Otuz dokuz yıl sonra yağmur altında durup Ahmet’in tabutunun toprağa indirilişini izledim.
“Kalp krizi,” dedi doktorlar. Hızlı olduğunu söylediler.
“En azından acı çekmedi,” diye fısıldadılar taziyede.
Sadece başımı salladım. İnsanlar bunu sanki düşüşünü yumuşatan bir yastıkmış gibi söyler ama değildir.
Kırk yıla yakın bir evlilikten sonra yas sessiz olur.
Bağırmaz. Sadece masanın karşısındaki sandalyenin artık kalıcı bir boşluk olduğunu hatırlatır.
Ahmet sır saklayan bir adam değildi. En azından hayatımın yarısı boyunca kendime anlattığım hikâye buydu.
Açık, nazik ve öngörülebilirdi.
Ama bir istisna vardı.
Koridorumuzun sonunda bir dolap dururdu.
Hep kilitliydi.
İçinde ne olduğunu sorduğumda hep aynı cevabı verirdi:
“Eski evraklar sadece, Ayşe. İlginç bir şey yok.”
Ben de ona inanırdım.
Bu kadar uzun bir evlilikte insan bazı meraklarından vazgeçer. Küçük gizemleri kurcalamayı bırakırsın çünkü anahtarı tutan adama güvenirsin. Ama Ahmet öldükten sonra o kilitli kapıyı artık görmezden gelemedim.
Cenazeden sonra onun kazaklarını ayırdım, pazar günleri giydiği gömlekleri katladım.
Ne zaman yatak odasına doğru yürüssem, koridorun sonundaki o kilitli kapı daha da ağırlaşıyormuş gibi geliyordu.
İlk başta bakmanın saygısızlık olacağını düşündüm. İçinde ne varsa ona aitti ve eğer onu gömmek istediyse öyle kalmalıydı.
Ama yapamadım.
Ahmet artık yoktu ve o kapıyı görmezden gelemiyordum.
Dul kaldığımın onuncu gününde telefonu elime aldım ve bir çilingir aradım.
Çilingir geldiğinde — ağır bir alet kemeri taşıyan, yüzünde sıkılmış bir ifade olan genç bir adam — geri çekilip izledim.
Kilidin sonunda pes edişini duyuran metal klik sesi dar koridorda yankılandı.
Kapı gıcırdayarak açıldı. İçeride toz ve sararmış kâğıt kokusu vardı.
Askılarda iskeletler yoktu.
Sadece üst üste dizilmiş kutular ve rafta duran ağır bir metal kasa vardı.
Çilingir kasayı gösterdi.
“Bunu da açayım mı?” diye sordu.
“Lütfen.”
Çilingir kasayla uğraşırken ben yere oturup ilk karton kutuyu kendime çektim.
İçinde iplerle bağlanmış mektup demetleri vardı. Onlarca yıllık gibi görünüyorlardı.
Birini açtım ve ilk satırları okudum.
“Ahmet, çek dün geldi. Teşekkür ederim. Bu ay hem kramponları hem lig ücretini nasıl ödeyeceğimi bilmiyordum. Paranın nereden geldiğini bilmiyor. Ona babasının eski bir arkadaşından geldiğini söyledim. Umarım sorun değildir. Bazen seni soruyor. — M”
Kalbim hızla attı.
Bir sonrakini açtım.
“Ahmet, bunu yapmak zorunda değilsin. Gönderdiğin paranın sana neye mal olduğunu biliyorum. Ama yardım etmeye devam edeceksen, ona gerçeği ne kadar süre daha saklayacağımızı konuşmamız lazım. Artık küçük bir çocuk değil. Senin onun için kim olduğunu bilmeye hakkı var. — Meryem”
İşte o an anladım.
Otuz dokuz yıllık evlilikten sonra aklıma gelen tek sonuç şuydu:
Ahmet’in gizli bir çocuğu vardı.
Zarfları karıştırırken bir tanesinin üzerindeki adres beni durdurdu.
Bir cezaevi adresiydi.
Zarfı yırttım...
devamı sonraki sayfada...

