“Anne, bu konuyu abartmayalım. Kimse detaylara takılmaz.” Dizlerimin bağı çözüldü. Yani savunmadı. Yani “Babası benim için onurdur” demedi. Yani sessiz kalmayı seçti. O gece Emre’yle yüzleştim. Gözlerinin içine bakarak sordum: “Babamdan utanıyor musun?” “Saçmalama Merve,” dedi. “Ama biraz diplomatik olmak zorundayız. Ailem hassas.” “Hassas mı? Benim babam sabahın köründe başkalarının çöplerini toplarken hassasiyet mi düşünüyordu?” Emre sustu. O suskunluk, duyduğum her cümleden daha ağırdı. Ertesi gün babama gittim. Hiçbir şey söylememeye karar vermiştim ama o anladı. Her zaman anlardı. “Bir şey mi oldu?” dedi. Gözlerim doldu. “Baba… seni düğünde geri planda tutmak istiyorlar.” Yüzünde bir kırgınlık gölgesi geçti ama hemen toparladı. “Kızım, ben senin mutluluğuna bakarım. İster çağır ister çağırma, kalbim seninle.” İşte o cümle her şeyi netleştirdi. Düğüne iki hafta kala Emre’ye kararımı söyledim. “Bu düğün olacaksa, babam nikâh masasında yanımda olacak. İlk dansımı onunla edeceğim. Eğer bu sana ağır geliyorsa, düğün de ağır gelir.” Emre yine sessiz kaldı. O sessizlik artık cevaptı. Düğünü iptal ettim. Salon, davetiyeler, milyonluk organizasyon… Hepsi bir telefonla bitti. İnsanlar şaşırdı, dedikodular yayıldı. Ama içimde tuhaf bir huzur vardı. Bir ay sonra sade bir nikâh yaptık. Nikâh memurunun karşısında, yanımda sadece babam vardı. Elimi tuttuğunda nasırlı parmaklarının sıcaklığını hissettim. Gözleri doluydu. “Gurur duyuyorum seninle,” dedi. O an anladım: İnsanı küçük düşüren yaptığı iş değil, başkasının emeğini küçümseyen zihniyettir. Belki bir gelinlik giymedim. Belki Boğaz manzaralı bir salonda dans etmedim. Ama başım dikti. Babam başı dikti. Ve bazı düğünler iptal edilmez; sadece insanın içindeki yanlışı ayıklar. Ben o gün bir evlilikten vazgeçtim. Ama onurumu, köklerimi ve babamı seçtim.
Önceki

Önceki