Sınıf arkadaşlarım, sanki gülünecek bir şeymiş gibi bana "sadece imamın kızı" olduğumu hatırlatmaya bayılırlardı. Yıllarca bunu görmezden geldim. Ama mezuniyet günü, bunu son bir kez daha denediklerinde konuşmamı bir kenara bıraktım ve sonunda çok önceden söylemem gereken şeyi söyledim.
Henüz bir bebekken, rüzgârda sürüklenen sarı bir battaniyeye sarılı halde caminin ön basamaklarına bırakılmıştım. Babam Yusuf, hikâyemin bu kısmını bana her zaman nazikçe anlatırdı; asla bir yaraymış gibi değil.
"Sevginin seni ilk bulacağı yere bırakılmıştın," derdi ve o günden sonra her gün bunun doğru olduğunu hissettirdi.
Henüz bir bebekken caminin ön basamaklarına bırakılmıştım.
Babam o zamanlar o küçük caminin imamıydı, hâlâ da öyle. Evrak işleri tamamlanmadan çok önce, her anlamda babam olmuştu bile.
Beslenmelerimi hazırladı, karnelerimi imzaladı, saçlarımı ortadan ayırmayı öğrendi ve her koro konserimde sanki başroldeymişim gibi katlanır sandalyelerde oturup beni izledi.
Sekizinci sınıfa geldiğimde, çocukların benim için taktığı isimler hazırdı.
"Bayan Kusursuz", "Cici Zeynep", "Hoca Kızı".
Hiç eğlenip eğlenmediğimi ya da eğlence olsun diye sadece eve mi gittiğimi sorarlardı. Ben sadece gülümser, omuz silker ve yürümeye devam ederdim; çünkü babam bana böyle yapmamı öğretmişti.
Sekizinci sınıfa geldiğimde, çocukların benim için taktığı isimler hazırdı.
"İnsanlar bildikleri kadarıyla konuşur," derdi her zaman. "Sen ise sana verilenlerle cevap verirsin."
Evde kulağa çok hoş gelirdi. Ama kalabalık bir okul koridorunda bunu uygulamak çok daha zordu.
Bazı öğleden sonraları eve geldiğimde, o yorumları cebimdeki çakıl taşları gibi taşırdım; küçük ama hissedilecek kadar ağır. Babam mutfakta çorba için soğan doğruyor ya da çarşamba vaazı için gömlek yakasını ütülüyor olurdu; yüzüme bir bakış atar ve her şeyi anlardı.
devamı sonraki sayfada...

