Karımla yeni doğan ikiz oğullarımızı terk edip gitmesinin üzerinden tam on yedi yıl geçmişti. Çocukların mezuniyetine dakikalar kala kapımızda bitiverdi; yaşlanmış, gözlerinin feri sönmüş bir halde kendine "Anne" diyordu. Değiştiğine inanmak istedim ama geri dönüşünün ardındaki gerçek, gidişinden bile daha ağır bir darbe indirdi.
Eşim Banu ile hamile olduğunu öğrendiğimizde, yeni evli her çift gibi genç ve meteliksizdik. Havalara uçmuştuk. Ultrason teknisyeni iki kalp atışı duyduğunu söylediğinde şoka girdik. Hâlâ mutluyduk ama hazırlıksız yakalanmıştık. İkizler için elimizden gelen hazırlığı yaptık ama yetmedi.
Levent ve Lütfü dünyaya sağlıklı, gürültülü ve tek kelimeyle kusursuz geldiler. Onları şefkatle kucağıma alırken, "İşte bu," diye düşündüm. "Artık tüm dünyam bu ikisi."
Banu ise... Pek öyle hissetmiş gibi görünmüyordu. İlk başta sadece alışmakta zorluk çektiğini sandım. Hamile olmak başka bir şey, bakılacak bir bebeğin olması bambaşka, değil mi? Üstelik bizim İKİ taneydi.
Ancak haftalar geçtikçe bir şeyler kopmaya başladı. Huzursuzdu, gergindi, en ufak şeye parlıyordu. Geceleri yanımda uzanırken tavanı seyrediyor, imkânsız bir ağırlığın altında hapsolmuş gibi görünüyordu.
Bebekler doğduktan yaklaşık altı hafta sonra bir akşam her şey paramparça oldu. Mutfakta durmuş, yeni ısıtılmış bir biberonu tutuyordu. Konuşurken yüzüme bakmadı.
"Doğan... Ben bunu yapamıyorum."
Biraz kestirmeye ya da dışarı çıkmaya ihtiyacı var sandım. "Hey," diyerek yanına yaklaştım. "Sorun değil. Neden gidip uzun bir banyo yapmıyorsun? Gece nöbetini ben devralırım, tamam mı?"
Sonunda başını kaldırdı ve gözlerinde beni iliklerime kadar donduran bir şey gördüm.
"Hayır Doğan. Bunu kastediyorum. Bebek bezleri, biberonlar... Yapamıyorum."
Bu bir uyarıydı ama ben bunu ertesi sabaha kadar fark etmedim. İki ağlayan bebek ve boş bir yatağa uyandım. Banu gitmişti. Bir not bile bırakmamıştı.
Tanıdığı herkesi aradım. Eskiden sevdiği yerlere gittim; uzun ve yalvaran mesajlar bıraktım, mesajlar kısaldı ve sonunda sadece tek bir çaresiz kelimeye dönüştü: Lütfen.
Sessizlik... Ta ki bir gün ortak bir arkadaşımız arayıp gerçeği söyleyene kadar. Meğer Banu, birkaç ay önce tanıştığı yaşça büyük ve zengin bir adamla şehirden ayrılmış. Adam ona, yaşadığı hayattan daha fazlasını hak ettiğine dair sözler vermiş.
İşte o gün, "aklının başına geleceğine" dair umudumu kestim. Beslenmesi, altının değişmesi ve sevilmesi gereken iki oğlum vardı. Ve bunu yapması gereken kişi bendim. Tek başıma.
Eğer daha önce tek başınıza ikiz bakmadıysanız, o yılları depresif bir film rolü için seçmelere katılıyor gibi görünmeden nasıl anlatırım bilemiyorum. Levent ve Lütfü asla ama asla aynı anda uyumazlardı. Her şeyi tek elle yapma konusunda usta oldum. İki saatlik uykuyla idare etmeyi, yine de kravatımı takıp işe gitmeyi öğrendim.
Bulabildiğim her vardiyada çalıştım ve teklif edilen her yardımı kabul ettim. Annem bir süreliğine yanımıza taşındı, komşular saat gibi şaşmadan yemek getirdi. İkizler çabuk büyüdü, dürüst olmak gerekirse ben de öyle.
Çok fazla anı birikti: Gece saat 2'de fırlayan ateşler yüzünden acil servis ziyaretleri, fotoğraf çeken tek ebeveyn olduğum anaokulu mezuniyetleri... Çok küçüklerken birkaç kez annelerini sordular. Onlara gerçeği, bir babanın anlatabileceği en nazik şekilde söyledim:
"O, ebeveyn olmaya hazır değildi ama ben hazırım ve hiçbir yere gitmiyorum. Asla."
Ondan sonra pek sormadılar. Yokluğunu hissetmedikleri için değil —çocuklar eksikliği her zaman hisseder— ama her gün yanlarında olan bir babaları olduğu için. Kendi normalimizi yarattık.
Ergenlik çağına geldiklerinde Levent ve Lütfü, insanların "iyi çocuk" dediği türden gençler olmuşlardı. Zeki, komik ve birbirlerine karşı son derece korumacıydılar. Bana karşı da öyleydiler, her ne kadar onlardan bunu istememiş olsam da. Onlar benim tüm hayatımdı ve hâlâ öyleler.
Bu da bizi geçen Cuma gününe getiriyor: Liseyi bitirme törenleri...
devamı sonraki sayfada...

