Gelecekteki gelinimiz bize doğru eğilip fısıldayarak, “Siz sadece süssünüz. Kimsenin size ihtiyacı yok burada,” dediğinde eşim masanın altından elimi daha sıkı tuttu. Sonra oğlum sanki hiçbir anlamı yokmuş gibi hafifçe güldü. Tek kelime etmeden ayağa kalktım, eşimin kalkmasına yardım ettim ve otoparktan tek bir telefon görüşmesi yaptım. Gece yarısına gelindiğinde düğün fonu, balayı planları ve yeni evlerinin kaporası tamamen yok olmuştu—ve oğlum panik içinde beni arıyordu.
Benim adım Rıza Bayraktar ve ihanetin her zaman yüksek sesle gelmediğini oğlumun düğün öncesi yemeğinde anladım. Bazen beyaz bir masa örtüsünün üzerinden gelen bir fısıltı gibi sessizce sokuluyordu.
Yemek, Sapanca dışındaki özel bir bağ evinde veriliyordu. Oğlum Can, ilgi odağı olmayı, övülmeyi ve parasını asla kendisinin ödemediği lüks şeyleri seven bir kadın olan Melis Çelik ile evlenmek üzereydi. Eşim Leyla, aylarca her şeyin organize edilmesine yardım etmişti. Davetiyelerle ilgilenmiş, kaporaları ödemiş, çiçekleri ayarlamış ve hatta Melis’e “gelinin ödünç alacağı bir şey” olsun diye vefat eden annemin inci bileziğini teklif etmişti.
O akşam Leyla lacivert bir elbise giymişti ve Melis’in kendisine yönelttiği her üstü kapalı hakarete karşı gülümsemeye devam etmişti.
Biz masanın en ucuna, Can ve Melis’ten uzağa oturtulmuştuk. Menüde bizim finanse ettiğimiz şampanyalar yer alıyordu. Masanın ortasındaki çiçekler Leyla’nın bulduğu bir çiçekçidendi. Yaylı çalgılar dörtlüsü bile bizim adımıza yazılmıştı.
Yine de Leyla, “Bu onların hafta sonu, Rıza. Sadece tadını çıkaralım,” dedi.
Sonra Melis ona doğru iyice eğildi.
Leyla’nın gülümsemesinin solduğunu izledim.
Melis fısıldadı: “Yarın ortadan kaybolsanız kimse farkına bile varmaz.”
Elim kadehimin etrafında sıkılaştı.
Can bunu duydu. Yeterince yakındı. Melis’e, sonra da annesine baktı.
Ve gülümsedi.
Gariplikten değil. Pişmanlıkla da değil.
Sanki Leyla’nın acısı bir pürüzmüş, işi yokuşa sürüyormuş gibi gülümsedi.
Yavaşça ayağa kalktım.
“Leyla,” dedim, “gidiyoruz.”
Can kaşlarını çattı. “Baba, başlama yine.”
Melis güldü. “Aman Tanrım, sadece bir şakaydı.”
Leyla’nın sesi titredi. “Can, ne dediğini duydun.”
devamı sonraki sayfada...

