Haber Zamanı

Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
Video Kategori Video Galeri Kategori Galeri
  1. Haber Zamanı
  2. İhanet ve Hesaplaşma Hikayesi
Önceki
Sonraki


  • İşte Zehra'nın Kazandığı Okul!


Kapı yeniden yumruklandı.

Bu aslında bir vurma değildi.

Bir gösteriydi. İnsanların, gerçekte ne olduğunu bile bilmeden komşuların perdeleri aralamasını, bir taraf seçmesini istediklerinde kullandıkları türden yüksek sesli, açık avuç içiyle yapılan bir yumruklamaydı. Perdenin arkasında, çıplak ayakla, sabahlığıma öyle sıkı sarınmış bir halde duruyordum ki kendimi zırh kuşanmış gibi hissediyordum. Salon hâlâ yapıp da içmeyi unuttum kahvenin hafif kokusuyla kaplıydı. Dışarıda, Lütfiye Hanım hâlâ olay çıkarıyordu.

"Oğlum her şeyi kendi ödedi!" diye bağırıyordu. "Her şeyi! Bu kadın tekin değil! Çocuğu kendi evine almadı!" Polislerden biri rahatsız görünüyordu. Genç olanı ise kapıya öyle bir bakıyordu ki, sanki bu sirkle uğraşmak yerine kayıp bir bisiklet vakasına gönderilmiş olmayı diler gibiydi.

Kapıyı sadece zincirin izin verdiği ölçüde açtım. "Günaydın," dedim. Yaşlıca olan, göbekli, yorgun ama nazik gözleri olan polis memuru şapkasının kenarına dokundu. "Meryem Salıcı siz misiniz?" "Evet." "Bir aile içi huzursuzluk ihbarı aldık." "Aile içi huzursuzluk mu?" diye tekrarladım. Arkasında, Lütfiye Hanım iki elini birden göğe doğru kaldırdı. "İşte itiraf ediyor! Bu kadın deli! Oğlum Antalya’da çalışıyor, bu da onun evine çöktü!" Ona dikkatlice baktım. Sabahın dokuzunda boynunda inciler vardı. İnciler. Ruj. Ütülü bir bluz. Kolunun altına sıkıştırılmış bir çanta. Gerçekten endişeli bir anne buraya terliklerle ve darmadağın saçlarla gelirdi. Lütfiye Hanım bir seyirci kitlesine hitap etmek için giyinmişti. Fark ettiğim ilk faydalı şey buydu. İkincisi ise arkasındaki sokaktan yavaşça dönen siyah arazi aracıydı. Rıza’nın arabası. Mideme kramplar girmedi. Aksine, taş kesildim. Eve panik içinde koşturarak gelmemişti. Destek kuvvetlerle gelmişti. "Size tapu belgelerini gösterebilirim," dedim polislere. "Ev bana ait. Evlenmeden önce aldım. Kredisini ben ödedim. Tapu sadece benim üzerime." Genç polis gözlerini kırpıştırdı. Lütfiye Hanım yarım saniyeliğine bağırmayı kesti. Sonra arabanın kapıları açıldı. Önce Rıza indi. İnsanların kendisini önemli biri sanmasını istediğinde hep giydiği o lacivert ceketi vardı üzerinde. İki Noel önce ona aldığım o pahalı ayakkabılar. Aynı yüz—fakat bu sabah o yüzde ne bir suçluluk ne de bir utanç vardı. Sadece bir can sıkıntısı vardı. Sanki onu zahmete sokmuşum gibi. Bahar da yolcu koltuğundan indi. Beyazlar içindeydi. Gelinlik değildi tabii. Daha beteri. Yumuşak keten bir tulum, pahalı sandaletler, altın halka küpeler ve bir şampuan reklamındaymış gibi sırtından aşağı dökülen parlak saçlar. Sabah ışığında sol elindeki bir yüzük parıldadı. Bir saniyeliğine gözüm ona takıldı ve göğsümün içinde bir yerlerden kuru, hafif bir çıtırtı koptu. Sonra Rıza kapıdaki zinciri gördü. Yüz ifadesi değişti. "Meryem," dedi dikkatlice, sanki bir hayvanı sakinleştirmeye çalışır gibi. "Kapıyı aç." "Hayır." Yaşlı polis ona baktı. "Kocası mıyız?" Rıza, resepsiyonistlere ve banka müdürlerine gösterdiği o gülümsemeyi takındı. "Evet. Rıza Salıcı." "Hayır," dedim. "Rıza Menteş. Salıcı benim soyadım." Polis ikimizin arasında göz gezdirdi. Rıza’nın gülüşü dondu. Bahar ona doğru yanaştı. Beni tepeden tırnağa süzdü; sabahlığıma, çıplak ayaklarıma ve makyajsız yüzüme baktı. Sonra dudakları kıvrıldı. O gülümseme beni kahveden çok daha çabuk ayılttı. "Memur bey," dedi Rıza, "karım bir tür kriz geçiriyor. Ayrılacağımızı öğrendi ve mantıksız tepkiler veriyor. Ben iş seyahatindeyken kilitleri değiştirmiş. Annem de endişelenmiş." "Annen senin Antalya’da olduğunu biliyor muydu?" diye sordum.

Beni duymazdan geldi. "Eşyalarım içeride kaldı," diye devam etti. "Önemli evraklar. Kıyafetler. İş bilgisayarım. İçeri girmemiz lazım." "Bizim mi?" diye sordum. Bahar’ın gülümsemesi keskinleşti. Rıza sonunda bana baktı. "İşi çirkinleştirme." Güldüm. Yüksek sesle değil. Tiyatrovari de değil. Sadece bir kere. Herkes duydu. "Rıza," dedim, "bana sabaha karşı 03:16'da Bahar’la evlendiğini ve on aydır onunla yattığını yazan bir mesaj attın. Bana sıkıcı ve zavallı dedin. Sonra da annen saat dokuz olmadan kapımda polislerle bitip evi çaldığımı iddia etti. Çirkinlik senin valizinden çıktı." Genç polisin kaşları kalktı. Lütfiye Hanım’ın nefesi kesildi. "Yalan!" Telefonumu kaldırıp mesajı açtım. Yaşlı polis kapı aralığındaki küçük boşluktan okuyabilmek için iyice yaklaştı. Gözleri ekranda gezindi. Sonra Rıza’ya baktı. Bir erkeğin, giydiği şık ceketin bir üniformayı etkilemeye yetmeyeceğini anladığı anlar vardır. Rıza’nın o anlardan biriyle yüzleşmesini izledim. "Beyefendi," dedi polis, "bu mesajı siz mi gönderdiniz?" Rıza’nın çenesi kasıldı. "O özel bir mesajdı." "Ben onu sormadım." Bahar onun koluna dokundu.

"Rıza, yapma." Rıza... Ona teşekkür edesim geldi. Her yaranın o son zehir damlasına ihtiyacı vardır. Rıza iç çekti. "Evet. Ama olayları çarpıtıyor." Yaşlı polis iki saniye boyunca sessizce ona dik dik baktı. Sonra yeniden bana döndü. "Hanımefendi, tapu belgelerini görebilir miyiz?" "Elbette." Kapıyı kapattım, zinciri çıkardım ve içeriye sadece iki polisin girmesine izin verdim. Rıza öne doğru bir adım attı. Parmağımı kaldırdım. "Hayır." "Bu çok saçma," diye çıkıştı. Yaşlı polis elini uzattı. "Siz dışarıda bekleyin." Rıza o ele, sanki kendisine hakaret edilmiş gibi baktı. Polisleri antrede bırakıp çalışma odama geçtim. Çalışma odam eskiden misafir odasıydı. Rıza buranın bir devlet arşivine benzediğine dair şakalar yapardı: gri dosya dolapları, etiketli klasörler, bir evrak imha makinesi, yazıcı, vergi klasörleri ve mülk kayıtlarıyla dolu raflar. Düzenli olmayı bir karakter kusuru sayardı. Evrak işlerinin, içlerinde tutku barındırmayan sıkıcı kadınların sevdiği bir şey olduğunu düşünürdü. O sabah, o sıkıcılık hayatımı kurtardı. Kilitli dolaptan mavi klasörü çıkardım. Tapu. İlk satın alma sözleşmesi. Kredi borcunun kapandığına dair belge. Evlilik sözleşmesi. Mal ayrılığı beyanı. Vergi makbuzları. Noter onaylı kayıtlar. Her şey. Geri döndüğümde, polisler antredeki evlilik fotoğrafımızın altında duruyorlardı. Fotoğrafta Rıza yüzünü bana dönmüş gülüyordu. O gülüşü hatırlıyordum. O gülüş tarafından seçildiğimi düşündüğümü hatırlıyordum. Fotoğrafların bir başkasının maskeli balosuna ait birer kanıta dönüşebilmesi ne tuhaftı. Klasörü yaşlı polise uzattım. Dikkatle okudu. Genç polis ise vücut kamerasını aşağı doğru eğerek belgelerin fotoğrafını çekti. Dışarıda, Lütfiye Hanım sesini alçaltmıştı ama hırsını asla. "O kadın zaten hep soğuktu," diyordu bir komşuya. "Oğlumun sıcaklığa ihtiyacı vardı. Bu suç mu?" Açık kapı aralığından dışarı baktım. Bahar, kolları bağlı ve çenesi dik bir şekilde Rıza’nın yanında duruyordu. Bir şey kazandığını sanıyordu. Zavallı şey. Şifrelerin birer güç olduğunu sanan bir adamla evlenmişti. Polis klasörü kapattı. "Meryem Hanım, bu belgeler ifadenizi destekler nitelikte. Bu mülk size ait." Rıza bunu duydu. "Ne?" Yeniden öne doğru atıldı. "Hayır. Olamaz—bakın, biz on yıldır evliyiz. Ben burada yaşıyorum." "Burada yaşıyor olman burayı senin yapmaz," dedim. Beni işaret etti. "Eşyalarımı alıkoyamazsın." "Alıkoymuyorum. Bir liste yap. Üçüncü bir şahıs aracılığıyla sana ulaştırılmasını sağlarım." "İş bilgisayarım içeride." "Onu memur beylere hemen teslim ederim." "Belgelerim." "Hangi belgeler?" İşte oradaydı. Küçük bir duraksama. O kadar küçüktü ki benden başka kimse fark etmeyebilirdi. Ama ben on yılımı Rıza’nın yalanlarının arasındaki o boşlukları dinleyerek geçirmiştim. Öfke taklidi yapabilirdi. Şefkat taklidi yapabilirdi. Yorgun, meşgul, pişman, sadık rolü oynayabilirdi. Ama sessizlik taklidi yapmayı hiçbir zaman öğrenememişti. "Hangi belgeler?" diye sordum tekrar. Gözleri Bahar’a doğru kaydı. Bahar bakışlarını kaçırdı. Ev bir anda çok sessizleşti. Yaşlı polis de bunu fark etmişti. Rıza boğazını temizledi. "Kişisel şeyler." "O zaman bir liste gönder." Yüzü karardı. "Meryem, aç şu kapıyı da daha fazla kendini rezil etme." Gülümsedim. "Daha kahvaltı bile etmeden kapıma anneni, metresin olan karını ve polisleri yığdın. Bence rezillik zaten tarafını çoktan seçti." Genç polis elinin arkasına doğru öksürdü. Lütfiye Hanım kaldırımdan bağırdı. "Onunla böyle konuşamazsın!" Ona doğru döndüm. On yıl boyunca o kadının ufak tefek iğnelemelerini sineye çekmiştim. Çok çalışıyorsun Meryem. Bir kocanın yumuşaklığa ihtiyacı var, Meryem. Zavallı Rıza yine mi dünden kalan yemeği yiyor? Çocuk vermeyen bir kadın en azından huzur vermeli. Noel yemeklerinde gülümsemiştim. Doğum günlerinden sonra bulaşıkları yıkamıştım. Kız kardeşinin ameliyatından sonra çiçekler göndermiştim. Ayağında İtalyan derisi ayakkabılar varken, parası olmadığını iddia ettiği ilaçların parasını ödemiştim. O sabah, dudaklarım artık aile huzuruna hizmet etmiyordu. "Lütfiye Hanım," diye seslendim, "oğlunuz karısına başka bir kadınla evlendiğine dair mesaj attı. Öfkenizi sonraya saklasanız iyi edersiniz. Gün daha yeni başlıyor." Pudralı yüzü bembeyaz kesildi. Karşı sokakta bir perde oynadı. Sonra bir diğeri. Rıza sesini alçalttı. "Buna pişman olacaksın." Yaşlı polis hemen ona döndü. "Beyefendi." Rıza iki elini birden kaldırdı. "Bunun gereksiz olduğunu söylüyorum." "Hayır," dedi polis. "Polisin önünde tehditler savuruyorsunuz." Bahar o esnada araya girdi, sesi olabilecek en iğreti tatlılıktaydı. "Memur bey, kimse kimseyi tehdit etmiyor. Sadece bu durum çok can yakıcı. Rıza sadece eşyalarını alıp haysiyetiyle yoluna devam etmek istiyor. Meryem kırgın, bu çok ortada. Ama onun hayatını burada hapsedemez." Onun hayatı. İçeride. Telefonumu yeniden kaldırırken ellerim tamamen tekti, zerre titremiyordu. "Bahar, evli bir adamın yüzüğünü kabul ederken gösterdiğin haysiyetle aynı haysiyet mi bu?" Gözleri çaktı. "Dikkat et," dedi. Başımı hafifçe yana eğdim. "İşte gerçek yüzün." "Yeter artık," diye çıkıştı Rıza. "Birkaç parça evrak yüzünden güvende olduğunu mu sanıyorsun? Her şeyin yarısı benim. Hesapların yarısı. Mobilyaların yarısı. Eğer istersem bu evin yarısı. Ve şu sergilediğin tavırlardan sonra hangi hakime gitsem neden gitmek zorunda kaldığımı çok iyi anlayacaktır." "Zorunda mı kaldın?" diye sordum. Daha da yaklaştı. "Evet. Zorunda kaldım." Ve işte o an, ilk gerçek hatasını yaptı. Beni geçip, arkamdaki çalışma odama giden koridora doğru baktı. Yatak odasına değil. Mutfağa değil. Garaja değil. Çalışma odama. O belgeler sıradan bir bahane değildi. Spesifik bir şeye ihtiyacı vardı. Ve onun hâlâ içeride olduğuna inanıyordu. Mavi klasörü göğsüme doğru bastırdım. "Memur bey, kendisinin buradan uzaklaştırılmasını talep ediyorum." Rıza acı acı güldü. "Beni kendi evimden uzaklaştıramazsınız." Yaşlı polis gülmedi. "Beyefendi," dedi, "şimdilik buradan ayrılmanız gerekiyor. Eşyalarınız konusunu avukatınız aracılığıyla ya da karşılıklı anlaşmayla halledersiniz. İçeri girmeye zorlamayın." Rıza ona dik dik baktı. Özgüven ile mülkiyeti birbirine karıştırmış bir adamın, kanun karşısında hayal kırıklığına uğramasını izlemek ne güzel bir şeydi. Bahar onun kulağına bir şeyler fısıldadı. Rıza onu tersleyerek elini çekti. "Gerçekten savaş mı istiyorsun?" diye sordu bana. "Hayır," dedim. "Ben sessizlik istiyorum. Savaş, ellerindeki evrakları zaten kaybetmiş olan insanların seçtiği bir şeydir." Ağzı büküldü. Tam o anda telefonum titredi. Bilinmeyen bir numaradan mesaj gelmişti. Kapıyı aç Meryem. Elimizdekileri kullanmak zorunda bırakma bizi. Başımı kaldırdım. Bahar elinde telefonunu tutuyordu. Yüzündeki ifade, mesajı aslında istemeden, aceleyle attığını ele veriyordu. Telefonumu kaldırıp polislere gösterdim. Genç olanı okudu ve Bahar’a baktı. Bahar’ın yanakları kızardı. "Hanımefendi," dedi polis, "tehdit mesajları göndermeyi bırakmanızı tavsiye ederim." "Tehdit değil o," dedi Bahar hızla. "Sadece—" "Delil," diye tamamladım cümlesini. Bu kelime her türlü hakaretten daha ağır bir darbe gibi indi ortaya. Delil. Bunu ilk anlayan Rıza oldu. Bahar’ın bileğinden yakaladı. "Arabaya geç." "Rıza—" "Hemen." Lütfiye Hanım son bir kez şansını denedi. "Memur bey, oğlum—" "Hanımefendi," dedi yaşlı polis, "ortada bir suç işlenmediği sürece bu hukuki bir meseledir. Şu an için mülk sahibi burayı terk etmenizi istedi. Gitmeniz gerekiyor." Mülk sahibi. Bunu yüksek sesle söylediği için o polisi birazcık sevdim. Parça parça ayrıldılar. Önce Bahar, öfkeli ve aşağılanmış bir halde arazi aracına bindi. Sonra Lütfiye Hanım, meyve kesecek kadar keskin dualar mırıldanarak uzaklaştı. En son Rıza. Kaldırımda durup eve baktı. Hayır. Evin içini görmeye çalışıyordu. Eşyaları nerede tuttuğumu hatırlamaya çalışıyordu. Hangi kapıların ona hâlâ açık kalmış olabileceğini hesaplamaya çalışıyordu. Sonra bana baktı. O sabah ilk defa gözlerinde korku gördüm. Çok değil. Sadece bir parıltı. Ama korku fayanstaki bir çatlak gibidir. Onu bir kez gördünüz mü, baskının nereden çatlatıp yayılacağını bilirsiniz. Arabaya bindi. Uzaklaştılar. Sokak derin bir nefes aldı. Yaşlı polis mavi klasörü bana geri uzattı. "Bütün şifrelerinizi değiştirin," dedi. "Çoktan değiştirdim." "Güzel. Kalacak başka bir yeriniz var mı?" Arkamdaki merdivenlere, mutfak fayanslarına, evlilik fotoğrafına, Rıza’nın "primim gecikti, annemin paraya ihtiyacı var, arabanın tamiri çıktı, hayat çok pahalı" dediği o aylar boyunca benim kuruşu kuruşuna ödediğim o zemine vuran sabah ışığına baktım. "Evet," dedim. "Burası." Anlamış gibi başını salladı. Gittiklerinde kapıyı kapattım. Kilitledim. Zinciri sürdüm. Sonra doğruca evlilik fotoğrafına yürüdüm, duvardan indirip çöp kutusunun içine fırlattım. Cam kırıldı. İşte o zaman kendime yeniden kahve yaptım. Teselliye ihtiyacım olduğu için değil. Bir sonraki hamle için uyanık kalmam gerektiği için.


Önceki Sonraki



  1. 1
  2. 2
  3. 3