İş seyahatinden döndüğümde sessizlik bekliyordum, kocamdan gelen bir not değil: “Arka odadaki yaşlı kadınla ilgilen.” O kapıyı açtığımda, babaannesini hayata zar zor tutunur bir hâlde buldum. Sonra bileğimi kavradı ve fısıldadı: “Henüz kimseyi arama. Önce onların ne yaptığını görmen gerek.” İhmalkârlıkla karşı karşıya olduğumu sanıyordum. İhanetin, açgözlülüğün ve tüm evliliğimi yerle bir edecek bir sırrın içine adım attığımdan haberim yoktu.
Bir perşembe gecesi geç vakitte, omzuma batan el çantamla ve sadece havalimanlarının ve bütçe toplantılarının bırakabileceği o malum baş ağrısıyla eve geldim. Finans sektöründe çalışıyorum, bu yüzden uzun günlere, rötarlı uçuşlara ve evden çok bir kontrol noktası gibi hissettiren bir eve girmeye alışkınım. Ama o gece, ön kapıyı açtığım andan itibaren bir şeylerin ters gittiğini hissettim.
Mutfaktaki ocağın üzerindeki lamba hariç ev karanlıktı. Kocam Deniz görünürlerde yoktu. Evimize kendi otoritesinin bir uzantısıymış gibi davranan annesi Leman Hanım da öyle. Mutfak tezgahının üzerinde, üzerinde ismimin Deniz’in aceleci el yazısıyla yazılı olduğu katlanmış bir not duruyordu.
“Rüya — Annemle birkaç günlüğüne ayrıldık. Arka odadaki yaşlı kadınla ilgilenmen gerekiyor. Bunu bir dram hâline getirme.”
Hepsi buydu. Özür yok. Açıklama yok. Sadece bir emir.
Bir an için orada, iş kıyafetlerimle donakaldım ve “yaşlı kadın” tabirine bakakaldım. Müzeyyen Hanım’ı —babaannesini— kastediyordu. Üç yıl önce ağır bir felç geçirmişti. O zamandan beri Deniz ve Leman Hanım onun hakkında bir yükten, bir mecburiyetten, kimsenin istemediği ama kimsenin açıkça çöpe atmaya cesaret edemediği eski bir mobilya parçasıymış gibi bahsediyorlardı.
Daha önce düzgün bir bakım görüp görmediğini sormuştum. Deniz her seferinde beni geçiştirirdi. “O iyi,” derdi. “Biz hallediyoruz.”
Bu yalan, arka odanın kapısını açtığım saniyede yerle bir oldu.
Önce o koku çarptı beni; bayat hava, kir, hastalık, ihmal. Sonra onu gördüm. Müzeyyen Hanım yatakta yarı kıvrılmış bir hâlde yatıyordu; gri saçları lekeli bir yastığa dolanmış, dudakları kurumuş ve çatlamıştı. Yanındaki masada duran bardak boştu. Bir tabak yemek, tanınmaz bir hâle gelerek kurumuştu. Nefes alışverişi sığdı. Gözleri yarı açık, odaklanmamış ama hâlâ canlıydı.
devamı sonraki sayfada...

