Tufan gençliğinde çalışmak istemiş, fakat gittiği iş görüşmelerinde sürekli reddedilmişti. Hakan ona bilgisayar kullanmayı öğretmiş, yerel bir matbaada işe başlaması için aracılık etmişti. İlk maaşını aldığında Tufan, Hakan’a hediye almak istemiş. Eşim bunu kabul etmemiş.
“Bir gün gerçekten yardıma ihtiyacı olan birini bulursan ona el uzat,” demiş.
Seçil anlatırken gözüm yeniden belgelere kaydı.
“Peki bizim evimizin evrakları neden burada?”
Kadının yüzündeki ifade değişti.
“Çünkü geçen ay banka evinizin icra sürecini başlatmış. Tufan bunu öğrenmiş.”
Nefesim kesildi. Bankadan gelen son ihtarnameyi kimseye göstermemiştim. Geceleri çocuklar uyuyunca açıp tekrar tekrar okuyordum. Evi kaybedersek nereye gideceğimizi bilmiyordum.
“Bunu nereden öğrenmiş olabilir?”
Seçil, “Senin bir gün telefonda banka görevlisiyle konuştuğunu duymuş,” dedi. “Sonrasında bana geldi ve yardım etmek istediğini söyledi.”
“İki yüz liralık bahşişlerle ev borcu kapanmaz ki!”
“Bahşişler başka bir şeydi, Belgin. Kardeşim kendi kazandığı parayla sana küçük bir teşekkür etmek istiyordu. Ama sana bırakmak istediği asıl emanet çok daha büyüktü.”
Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan banka şubesinden bir görevliydi.
“Belgin Hanım, ipotekli kredi dosyanızla ilgili yarın şubemize gelmeniz gerekiyor. Ödeme kaynağına ilişkin son bir doğrulama yapılacak.”
“Borç kapanmadı mı?” diye sordum korkuyla.
“Ödeme talimatı verilmiş. Ancak işlemin tamamlanması için bazı belgeleri karşılaştırmamız gerekiyor.”
Telefon kapandığında Seçil de endişelenmişti. Tufan’ın ölümünden önce hazırladığı düzenlemede bir sorun olduğunu düşünüyordu.
Ertesi sabah çocukları komşum Nalan’a bıraktım. Seçil’le bankaya gittik. Şube müdürü bizi odasına aldı ve masasına bir dosya yerleştirdi.
“Öncelikle başınız sağ olsun,” dedi Seçil’e. “Kardeşiniz, borcun tamamını kapatmak için kendi hesabından ödeme yapmış. Fakat dosyada dikkat çekici bir ayrıntı var.”
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
“Ne ayrıntısı?”
“Üç hafta önce bir kişi daha aynı borcu kapatmak için başvurmuş. Fakat kendisini alacaklı vekili olarak tanıtan bu kişi, ödeme yapılmadan önce evin satışının hızlandırılmasını istemiş.”
Müdür önümüze bir dilekçe koydu. Altındaki ismi görünce kanım dondu: Hakan’ın ağabeyi Vedat.
Vedat, eşimin cenazesinden sonra bizi neredeyse hiç aramamıştı. Geçen ay ise ansızın ortaya çıkmış, “İstersen evi bana devret, borçları ben üstlenirim,” demişti. Teklifini reddettiğimde öfkelenmişti.
“Bu belge onun evin sahibi olduğunu mu gösteriyor?” diye sordum.
“Hayır,” dedi müdür. “Herhangi bir satış yetkisi yok. Şüpheli başvuruyu işleme almadık. Üstelik kardeşinizin borcuyla ilgisi olmayan bazı belgeleri de ibraz etmiş. Hukuk birimimiz incelemeye gönderdi.”
Seçil çantasından Tufan’ın eski telefonunu çıkardı.
“Kardeşim, Vedat’ın kafede yaptığı bir konuşmadan şüphelenmişti. Belgin’e anlatmak istedi ama üzülmesinden korktu. Sonra gördüklerini not aldı.”
Telefonun notlarında tek bir cümle vardı: “Vedat abi, Belgin abla evini kaybetsin diye bekliyor. Onu korumalıyız.”
Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Kayınbiraderimin yardım teklifinin ardında ne olduğunu artık anlıyordum. Yine de elimizdeki belgelerle kesin hüküm vermek istemedim. Şubeden çıkınca bir avukata başvurduk.
Avukat, dosyayı inceledikten sonra, “Evinizi devretmenizi gerektiren hiçbir durum yok,” dedi. “Bankadan gelecek resmî kapanış yazısını bekleyelim. Vedat Bey’in yetkisiz girişimine ilişkin kayıtları da saklayın.”
O arada Vedat kapımıza geldi. Sesini yükselterek kendisini aileyi düşünen tek kişi gibi göstermeye çalıştı. Ona bankadan aldığım yazıyı ve avukatın kartını gösterdim. Bir an konuşamadı. Ardından, “Ben sadece yardımcı olmak istedim,” dedi.
“Yardım, bir annenin korkusundan yararlanıp evini elinden almak değildir,” diye karşılık verdim. “Bizimle ilgili bir işlem yapmaya kalkarsan artık avukatımla görüşeceksin.”
Vedat hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Kapıyı kapattığımda bacaklarım titriyordu. İlk kez birinin karşısında kendimi savunurken özür dilememiştim. Hakan yaşasaydı bundan gurur duyardı, diye düşündüm.
İki gün sonra borcun tamamen kapandığına ilişkin yazı elime ulaştı. İpotek terkin işlemi için de gerekli başvuru yapılmıştı. Yıllardır üzerimde taşıdığım korku bir anda hafiflemişti. Ama içimde yeni bir soru büyüyordu: Tufan böyle büyük bir parayı nereden bulmuştu?
Seçil beni kardeşinin evine götürdü. Küçük, tertemiz bir daireydi. Duvarlarda çizimler, kitaplığında bilgisayar dergileri vardı. Masanın üzerinde üzerinde “Belgin abla için” yazan bir kutu duruyordu.
Kutunun içinden banka hesap dökümleri, birikim defteri ve kalın bir dosya çıktı. Tufan yıllar boyunca matbaada çalışmış, ardından kendi hazırladığı davetiye tasarımlarını internet üzerinden satmaya başlamıştı. Gelirinin önemli bir bölümünü biriktirmişti. Ailelerinden kalan küçük bir arsadan kendisine düşen payı da satmış, gerekli işlemleri Seçil’in yardımıyla kendi adına tamamlamıştı.
“Bu onun bütün birikimi miydi?” diye sordum.
Seçil başını iki yana salladı.
“Hayır. Tufan geleceğini güvence altına almayı da biliyordu. Kendisi için yeterli parayı ayırmıştı. Senin borcunu kapatmayı kendi isteğiyle seçti. Bir hukukçuyla görüştü, kararını yazılı olarak da bıraktı.”
Kutunun en altında ikinci bir mektup vardı.
“Belgin abla, sen bana sürekli teşekkür ediyordun. Oysa ben kafeye geldiğimde kendimi yalnız hissetmiyordum. Bazı insanlar benimle çocukmuşum gibi konuşur. Sen ise benim fikirlerimi sorardın. İdil bana çizdiği resmi verdiğinde dünyanın en mutlu insanı oldum. Hakan abi bana yapabileceğimi öğretti. Sen de değerli olduğumu hatırlattın.”
Son satır gözyaşlarımı durduramadı:
“Evinizde çocukların gülüşü eksik olmasın. Hakan abinin bana verdiği iyiliği sana geri vermiyorum. Onu devam ettiriyorum.”
O akşam eve döndüğümde İdil koşarak boynuma sarıldı.
“Anne, Tufan abi neden artık gelmiyor?” diye sordu.
Ona gerçeği yaşına uygun bir şekilde anlattım. Uzun süre sessiz kaldıktan sonra odasına gitti, renkli kalemlerini aldı ve bir resim çizdi. Resimde dört kişi vardı: Ben, İdil, küçük kardeşi ve gökyüzünde gülümseyen Tufan.
“Bunu onun masasına koyalım,” dedi.
Ertesi gün kafeye gittim. Saat 12.30’a yaklaşırken kalbim yine hızla atıyordu. Sanki birazdan kapı açılacak, Tufan her zamanki gülümsemesiyle içeri girecekti.
Kafenin sahibi Müjgan Hanım yanıma geldi. Tufan’ın her sabah kapıda durup saatini kontrol edişini, tostundan önce bana günümün nasıl geçtiğini sormasını hatırladı. “Onun geldiği saati unutmayacağız,” dedi. Sonra vitrindeki küçük tahtaya Tufan’ın adını yazdı. Hiçbir tören yapmadık; sadece sessizce onu andık.
Masasına İdil’in resmini koydum. Seçil de yanımdaydı. Birkaç müşteri ne olduğunu sorunca Tufan’dan bahsettik. Matbaadan arkadaşları haberi duymuş, onlar da gelmişti. Her biri onun başka bir iyiliğini anlattı.
İşte o gün bir karar verdim.
Evimi kaybetme korkusu olmadan yeniden çalışabilecektim. Bir süre sonra, Tufan’ın ailesinin de desteğiyle, kafede engelli bireylerin mesleki becerilerini geliştirmelerine yardımcı olacak küçük bir eğitim programı başlattık. Tufan’ın birikiminden değil, kendi kazancımdan ve gönüllülerin katkılarından yararlandık. Onun adına kimseyi kurtarmaya kalkmadık; isteyen herkese öğrenmek ve çalışmak için fırsat sunmaya uğraştık.
Aylar sonra İdil okuldan gelirken bana, “Anne, babamla Tufan abi birbirlerini gökyüzünde bulmuş mudur?” diye sordu.
Kesin bir cevabım yoktu. Elini tuttum.
“Bilmiyorum, güzel kızım,” dedim. “Ama ikisinin de bize öğrettiği bir şey var: Birine yaptığın iyilik, sen gittikten sonra bile yaşamaya devam edebilir.”
O gün Tufan’ın masasındaki fotoğrafa baktım. Artık boş bir sandalye görmüyordum. Orada, zor günlerimde kaybettiğimi sandığım insanlığa duyduğum güven oturuyordu.
Ve her gün saat 12.30’da çaydanlığın altını kısarken, kendi kendime aynı sözü veriyordum: Bana uzatılan o eli, bir gün ihtiyacı olan başka birine uzatacaktım.
Önceki

Önceki