“Gözyaşları içinde zarfı açtım. İçindekileri görünce başım dönmeye başladı ve kadın düşmemem için beni sandalyeye oturtmak zorunda kaldı.”
Zarfın içinden evimizin adresinin yazılı olduğu bir tapu fotokopisi, bankadan alınmış bir borç kapatma belgesi ve küçük bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafta, yıllar önce kaybettiğim eşim Hakan, hiç tanımadığımı sandığım Tufan’ın yanında gülümsüyordu.
Titreyen ellerimle fotoğrafı masaya bıraktım.
“Bu nasıl mümkün olabilir?” diye fısıldadım. “Hakan, Tufan’ı tanıyor muydu?”
Karşımdaki kadın gözyaşlarını silerek başını salladı.
“Benim adım Seçil. Sana anlatmam gereken çok şey var. Ama önce kardeşimin mektubunu okumalısın.”
Zarfın içinden dört kez katlanmış bir kâğıt çıkardım. Üzerinde büyük, özenli harflerle adım yazıyordu.
“Sevgili Belgin abla,
Bu satırları okuyorsan artık kafeye gelemiyorum demektir. Lütfen ağlama. Sen bana hep güçlü olduğumu söyledin. Aslında beni güçlü yapan, masama her geldiğinde sanki dünyanın en önemli insanıymışım gibi davranmandı. Sana bir sır söylemeliyim. Hakan abi bana bir zamanlar hayatımın en büyük iyiliğini yaptı. Şimdi benim sıram geldi.”
Mektubun devamını okuyamadım. Çünkü Hakan’ın adını görünce zihnimde yıllardır kapalı kalan bir kapı açılmıştı.
Eşim, hastalanmadan önce belediyenin açtığı ücretsiz bilgisayar kurslarında gönüllü eğitmenlik yapardı. Özellikle engelli gençlerle çalışmayı severdi. Akşam eve döndüğünde öğrencilerinden heyecanla bahsederdi. Bir defasında, “Bugün Tufan diye bir delikanlıyla tanıştım. Herkes onun yapamayacaklarını sayıyor ama o neler başarabileceğini göstermek istiyor,” demişti.
O günleri, Hakan’ın hastalığıyla başlayan kâbusun içinde tamamen unutmuştum.
“Tufan, Hakan’ın öğrencisiydi,” dedim.
Seçil, çantasından başka bir fotoğraf çıkardı. Hakan, Tufan’a bir bilgisayarın başında bir şey gösteriyordu.
“Yalnızca öğretmeni değildi,” dedi. “Kardeşimin hayatını değiştiren insandı.”
devamı sonraki sayfada...

