Ağanın bakışları üzerimde ağır ağır dolaştı. O an odadaki mum ışıkları bile sanki nefesini tutmuştu. Kalbim göğsümü kıracak gibi atıyordu. Peştamalin altındaki titrememi saklamaya çalışıyordum ama dizlerim beni ele veriyordu. Ağa yatağın kenarından kalktı. Adımları yavaş, kendinden emindi. Yanıma geldiğinde aramızda sadece bir nefeslik mesafe vardı. Sandığım gibi sert bir sesle değil, beklemediğim kadar sakin konuştu: “Başını kaldır gelin.” Gözlerimi yavaşça ona çevirdim. O sert yüzün içinde tuhaf bir yumuşaklık vardı. Elini çeneme uzattı ama dokunuşu düşündüğüm gibi hoyrat değildi. Sanki kırılacak bir camı tutar gibiydi. “Babanın borcu benim meselem,” dedi kısık sesle. “Ama sen… sen kimsenin borcu değilsin.” Sözleri aklımı daha çok karıştırdı. İçimdeki korku yerini başka bir duyguya bırakıyordu. Merak mıydı bu? Yoksa kaderime razı oluş mu? O gece beklediğim gibi ani ve sert bir fırtına kopmadı. Uzun bir sessizlik oldu önce. Sorular sordu bana. Çocukluğumu, sevdiğim şeyleri, köydeki hayatımı… Kimse daha önce beni bu kadar dikkatle dinlememişti. Sonra elimi tuttu. Avuçları büyük ve sıcaktı. Titremem yavaş yavaş dinerken içimdeki düğüm çözülmeye başladı. O an anladım… Korktuğum adam ile karşımda duran adam aynı değildi. Gece ilerledikçe aramızdaki mesafe azaldı. Ama her şey ağır ağır, acele etmeden oldu. Gözlerimdeki korku silinmeden bana yaklaşmadı. İlk dokunuşunda içimdeki fırtına bir anda dinmedi ama yön değiştirdi. Artık kaçmak istemiyordum. Sabah olduğunda konağın penceresinden süzülen ışık yüzüme vuruyordu. Yanımda uyuyan adam, köyde anlatılan o ulaşılmaz ağa değildi artık. O da yalnızdı belki… Tıpkı benim gibi. Ama bilmediğim bir şey vardı. Konağın duvarları sadece sır tutmazdı… Aynı zamanda fısıldardı. Ve o konakta benden önce gelen gelinlerin hikâyeleri henüz bitmemişti…
Önceki

Önceki