“Bırak,” dedi. “Madem öğrenmek istiyor, dinlesin.”
Levent çantasından yıpranmış bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta babamın yanında küçük bir çocuk duruyordu. Çocuğun boynunda kırmızı bir atkı vardı.
“Bu benim,” dedi Levent. “Yedi yaşındaydım.”
Sonra babama baktı.
“O uçaktan sağ çıkan çocuklardan biriydim.”
Kalbim hızlandı. “Ama haberde...”
“Haberde yazmayan çok şey var.”
Levent anlatmaya başladığında odadaki her ses uzaklaştı.
O gün Ankara’dan İstanbul’a giden uçak, kalkıştan kısa süre sonra ciddi bir arıza yaşamıştı. Kokpite gelen uyarılar birbirini izliyordu. Babam uçağı geri döndürmeye çalışırken bir motor güç kaybetmişti. Şehir merkezine yaklaşmaları hâlinde çok daha büyük bir felaket yaşanabilirdi.
“Babanız son anda rotayı boş bir araziye çevirdi,” dedi Levent. “İniş sert oldu. Gövde ikiye ayrıldı. Ben annemle arka taraftaydım.”
Annesinin kemeri sıkışmış, kabinde duman yükselmişti. Küçük Levent korkudan kıpırdayamıyormuş. Babam, yaralı olmasına rağmen kokpitten çıkıp yolcuları tahliye etmeye çalışmış.
“Önce beni kucağına aldı. Sonra annemi çıkarmak için geri döndü.”
Levent'in sesi çatladı.
“Annem kurtulamadı. Babanız onun elini son ana kadar bırakmamış. Bunu yıllar sonra bir kurtarma görevlisinden öğrendim.”
Babam pencereye baktı. Gözlerinin kenarında yaş birikmişti.
“Onu çıkaramadım,” dedi neredeyse duyulmayacak bir sesle.
“Hayır,” dedi Levent. “Siz beni çıkardınız. Ve o gün onlarca kişinin daha yaşamasını sağladınız.”
Bir süre kimse konuşmadı. Sonra aklımdaki soru dudaklarımdan döküldü.
“Öyleyse neden herkes babamı suçladı?”
Babam derin bir nefes aldı. “Çünkü gerçek, bazen güçlü insanların işine gelmez.”
Kazadan sonraki ilk incelemede bakım kayıtlarıyla uçaktaki parçalardan biri arasında tutarsızlık bulunmuştu. Babam uçuş öncesinde bir arıza bildirdiğini söylüyordu. Fakat imzaladığı rapor dosyada yoktu. Şirket temsilcileri uçağın sorunsuz teslim edildiğini savunmuştu.
“Ben de bir hata yapmış olabileceğim ihtimalini yıllarca düşündüm,” dedi babam. “Bir insan hayatını kaybettiğinde kendini tamamen aklayamazsın.”
Bana döndü.
“Annenle o sıralar yeni evlenmiştik. Sen daha doğmamıştın. Gazeteciler evimizin kapısında bekliyordu. Annenin hastaneye gidişini bile görüntülediler. Seni o gürültüden uzak büyütmek istedim.”
“Benden saklayarak mı?” dedim. Sesimdeki kırgınlığı gizleyemedim.
“Evet,” dedi. “Bu kararım yanlıştı.”
Erdal o ana kadar susmuştu. Şimdi telefonu yeniden kaldırdı. “Fakat burada başka bir haber var,” dedi. “Geçen yıl kaybolan bir bakım defterinin bulunduğu yazıyor.”
Levent başını çevirdi. “Nerede?”
Erdal ekranı gösterdi. Küçük bir yerel gazetede, kapanmış bir havacılık şirketinin arşivinden çıkarılan belgelerden söz ediliyordu. Haberde ne kazanın adı ne de babamın adı açıkça geçiyordu. Ancak tarihler uyuşuyordu.
Babamın yüzü bembeyaz kesildi. “O defter...”
Levent hemen telefonunu çıkarıp bir numara çevirdi. Karşısındaki kişiye haberi anlattı, sonra dikkatle dinledi.
“Bir avukat arkadaşım bu dosyayla ilgileniyor,” dedi telefonu kapatınca. “Belgelerin kopyasını isteyebiliriz. Ama önce doğrulanmaları gerek.”
Babam yavaşça başını salladı. “Otuz sekiz yıl boyunca biri çıkıp gerçeği bulsun diye beklemedim. Sadece birilerinin aynı acıyı yeniden yaşamamasını istedim.”
Levent ona yaklaştı. “Bu yüzden mi her yıl kazanın yıl dönümünde ailelere isimsiz mektuplar gönderdiniz?”
Şaşkınlıktan ona baktım. Babamın çalışma masasındaki zarfları hatırladım. Postaneye götürmemi istediği, göndereni yazılmamış onlarca zarf... Ben onları eski arkadaşlarına yazdığını sanıyordum.
“Her mektupta kaybettikleri kişiye dair hatırladığım bir şeyi anlatıyordum,” dedi babam. “Bir adam kızının düğününden söz etmişti. Bir kadın çantasındaki örgüyü torunu için bitireceğini söylemişti. İstedim ki aileleri onları yalnızca bir ölüm listesinde görmesin.”
Levent gözyaşlarını sildi. “Ben de bir mektup aldım. Annemin son sözlerini ilk kez oradan öğrendim.”
“Ne söylemiş?” diye sordum.
“‘Oğlumu dışarı çıkarın. Ona korkmamasını söyleyin.’”
Babam iki elini yüzüne kapattı. O anda onun yaşlılığını değil, yıllardır taşıdığı yükü gördüm.
Kapı hafifçe çalındı. Görevli, uçağa geçme zamanının geldiğini bildirdi. Levent görev yerine dönmek zorundaydı. Çıkmadan önce babama bir soru sordu.
“Bugün kokpite gelip bir kez daha gökyüzüne bakmak ister misiniz? Elbette uçuş başlamadan önce.”
Babam uzun süre cevap vermedi. Sonra elindeki gümüş kanatlara baktı.
“Bir şartla,” dedi. “Kızım da gelsin.”
Bizi kısa süreliğine kokpit kapısına kadar götürdüler. İçerideki göstergelere bakarken babamın yüzünde yıllardır görmediğim bir ışık belirdi. Levent koltuğunu gösterdi ama babam oturmadı.
“Orası artık senin yerin evlat,” dedi.
Levent doğrulup babama sarıldı. “Ben buraya gelmeyi size borçluyum.”
Kabine döndüğümüzde Erdal koridorda bekliyordu. Gözlerini yerden kaldıramıyordu.
“Ferhat Bey,” dedi, “sizi ittirdiğim ve aşağılayıcı sözler söylediğim için özür dilerim. Kim olduğunuzu bilseydim...”
Babam sözünü kesti. “Kim olduğumu bilmesen de saygıyı hak ediyorum. Üstelik sadece ben değil, sırada bekleyen herkes.”
Erdal utançla başını eğdi. Bu kez yolculara yol verdi, yaşlı bir kadının çantasını kaldırmasına yardım etti.
Uçak havalandığında babamın elini tuttum. “Bana neden hiçbirini anlatmadın?” diye yeniden sordum.
“Çünkü senin beni bir kahraman sanmanı da istemedim, bir suçlu sanmanı da. Sadece baban olmak istedim.”
“Zaten babamdın,” dedim. “Ama acını tek başına taşımak zorunda değildin.”
Uçaktan inerken Levent kaptan kapının yanında bizi bekliyordu. Babama küçük bir kâğıt uzattı. Üzerinde bir telefon numarası vardı.
“Bu kez kaybolmayın,” dedi. “Oğlum sizinle tanışmak istiyor. Ona, çocukken hayatımı kurtaran adamdan söz ettim.”
Babam hafifçe güldü. “Çocuk seni sıkıcı bulursa sorumluluk kabul etmem.”
Levent de güldü. Ardından ciddileşti. “Annemin mezarına her yıl gidiyorum. Bu yıl beraber gider miyiz?”
Babamın gözleri doldu. “Gideriz.”
Havalimanının çıkışında Erdal yanımıza yaklaştı. Bu kez ne telefonunu tutuyor ne de acele ediyordu. “Bir şey söylemek istiyorum,” dedi. “Babam da yaşlı. Son zamanlarda aynı soruları tekrarladığı için ona kızdığım oldu. Bugün sizi görünce davranışlarımdan utandım. Eve gidince ilk iş onu arayacağım.”
“Aramakla kalma,” dedi babam. “Vaktin varsa ziyaret et. İnsan bazen en önemli görüşmeyi, her zaman yapabileceğini sandığı için erteler.”
Erdal başını salladı ve uzaklaştı.
Taksiye bindiğimizde babam şehrin ışıklarını izledi. “Annen hayatta olsaydı bana çok kızardı,” dedi.
“Neden?”
“Bunca yıl susup seni üzmeme. Bana hep, bir sırrın sevdiklerini korumak için saklandığında bile aranıza duvar örebileceğini söylerdi.”
Başımı omzuna yasladım. “Duvarı bugün yıktık baba.”
O geceden sonra eski fotoğrafları birlikte açtık. Babam bana ilk uçuşunu, tanıştığı insanları, annemle nasıl evlendiğini anlattı. Acı hatıraları da vardı, kahkahaya boğulduğumuz anıları da. İlk defa onun yalnızca babam değil, benden önce de uzun bir hayat yaşamış bir insan olduğunu gerçekten anladım.
İstanbul'a indikten iki ay sonra arşivden çıkan belgelerin gerçekten kazayla ilgili olduğu doğrulandı. Eksik arıza bildirimine ait kayıt bulundu. Yeni inceleme, eski suçlamaların ciddi biçimde eksik kanıtlara dayandığını ortaya koydu. Hukuki süreç henüz bitmemişti ama babamın sesi artık ilk kez duyuluyordu.
Bir akşam onu çalışma masasının başında buldum. Yeni bir mektup yazıyordu. Bu kez zarfın üzerinde gönderen adı vardı: Ferhat Yalçın.
“Neden artık adını saklamıyorsun?” diye sordum.
Gülümsedi. “Çünkü korktuğum şey insanların gerçeği öğrenmesi değilmiş. Senin benden uzaklaşmandan korkuyormuşum.”
Elindeki gümüş anahtarlığı avucuma bıraktı. Arkasındaki silik numaranın uçuş numarası olduğunu artık biliyordum.
“Bunu sen sakla,” dedi.
“Senin için çok değerli.”
“Evet. Ama bana artık başka bir şeyi hatırlatıyor.”
“Neyi?”
“İnsan bazen bütün hayatını bir günle tanımlıyor. Oysa hayat, o günden sonra ne yaptığıyla da ölçülür.”
Anahtarlığı boynuma astım. Babama sarıldım. O gün havalimanında herkes bir uçuşa yetişmeye çalışıyordu. Bizse yıllardır ertelenmiş bir konuşmaya yetişmiştik.
Ve sonunda anladım: Bir insanın gerçek değeri, hakkında yazılan manşetlerde değil, başkalarının hayatında bıraktığı iyiliklerde saklıdır.
Önceki

Önceki