Zengin ailem bana ya evlenmemi ya da mirastan mahrum kalacağımı söylediğinde, bir garsonla sıra dışı bir anlaşma yaptım. Ancak düğün gecemizde bana uzattığı eski bir fotoğraf; ailem, onun ailesi ve sevginin gerçekte ne anlama geldiği konusundaki tüm inançlarımı temelden değiştirdi.
Düğünden sonra eve vardığımızda, Leyla beni öpmedi, hatta içeri tam bir adım bile atmadı. Bunun yerine kapı eşiğinde durdu, çantasını gergin bir şekilde sıkıyordu.
“Kerem… her şeyden önce, bana bir söz ver,” dedi sessizce. İçimi tuhaf bir his kapladı. Evliliğimiz sadece bir anlaşma olsa da, herhangi bir sürpriz beklemiyordum. “Ne istersen,” diye cevap verdim.
Tereddüt etti, hafifçe gülümsedi. “Ne görürsen gör, sakın çığlık atma… en azından ben açıklayana kadar.” O gece —hayatımı değiştirmesi gereken o gece— bir anda onun hikâyesini mi dinleyeceğimden yoksa kendimle ilgili bir şeyler mi keşfedeceğimden emin olamadım.
Hayatım her zaman titizlikle kontrol edilmişti. Her şeyin soğuk ve kusursuzca düzenlendiği devasa, mermer bir malikanede büyüdüm. Babam Rıfat, iş hayatını evde bile acımasız bir disiplinle yönetirdi. Annem Dilek, her şeyden önce dış görünüşe önem verirdi; beyaz mobilyalar, sessiz odalar ve sosyal medyada kusursuz görünen bir hayat. Tek çocukları olarak bana bir evlattan çok, geleceğe yönelik bir yatırım gibi davranılırdı. Küçük yaşlarımdan itibaren ailem, hayatımı sessizce tek bir hedef etrafında şekillendirdi: “Doğru” kadınla evlenmek. Girdiğimiz her sosyal davette, annemin arkadaşları kızlarını önümde sergilerlerdi; bakımlı, nazik ve zengin bir evliliğe açıkça hazırlanmış kadınlar. Sonra, otuzuncu yaş günümde, babam son kuralı koydu. Akşam yemeğinde sakince, “Otuz bir yaşına kadar evlenmezsen,” dedi, “mirasın dışında kalırsın.” Tartışma yoktu, öfke yoktu; sadece iş dünyasında kullandığı o soğuk kararlılık vardı.
Aniden, hayatımın bir son teslim tarihi olmuştu. Benimle değil de soyadımla daha çok ilgilenen kadınlarla geçen haftalarca süren rahatsız edici randevulardan sonra, bir akşam şehir merkezindeki küçük bir kafeye daldım. Leyla ile orada tanıştım. Müşterilerle şakalaşan, siparişleri not almadan hatırlayan ve herkese sıcak davranan bir garsondur. Onda gerçek bir şeyler vardı; uzun zamandır hissetmediğim bir şey. Bu yüzden ona bir teklifte bulundum. Ailemin ültimatomunu anlattım ve bir anlaşma önerdim: Bir yıllığına evlenecektik. Sadece kâğıt üzerinde, hiçbir bağı olmayan yasal bir evlilik olacaktı. Karşılığında ona yüklü bir ödeme yapacaktım. Bir yıl sonra da sessizce boşanacaktık. Leyla bunu dikkatlice düşündü, sözleşmeleri sordu ve sonunda kabul etti.
Düğün hızla gerçekleşti. Ailem, Leyla’nın mütevazı ailesini pek de onaylamadıklarını gizleme gereği duymadan töreni kendi kulüplerinde düzenledi. Leyla’nın ailesi ise sessiz olmalarına rağmen onun adına gerçekten mutlu görünüyorlardı. O gece, törenden sonra Leyla bana o fotoğrafı gösterdi. Önlüklü bir kadının yanında duran küçük bir kızın solmuş bir fotoğrafıydı bu. Arka plan tanıdık geliyordu. Bu benim çocukluğumun geçtiği evdi. Benim havuzumdu. Ve çocuğun yanındaki kadın Meryem’di; eski yardımcımız. Çocukken annemlerden gizli bana kurabiye veren kadın. Ailem davetlerdeyken ben hastalandığımda baş ucumda bekleyen kişi. Yıllar önce annem, onu bir bileziği çalmakla suçlayıp işten kovmuştu. Leyla bana şefkatle baktı. “Meryem benim annem.”
Anılar zihnime üşüşürken göğsüm sıkıştı. Daha sonra gerçeği öğrendim: Annem sonunda Meryem’i çalmakla suçladığı bileziği bulmuş ama hatasını asla kabul etmemişti. Meryem’in itibarı yerle bir olmuş, işini ve düzenini kaybetmişti. Leyla evliliği sadece para için kabul etmemişti. Annesinin bir zamanlar bağ kurduğu o yalnız çocuğun, iyi bir adama mı dönüştüğünü yoksa ailesi gibi biri mi olduğunu görmek istemişti. Ertesi gün Leyla ile birlikte kulüpte ailemin karşısına çıktık. Herkesin önünde gerçekler ortaya döküldü. Annemin iftirası, Meryem’e yapılan haksızlık, her şey. Hayatımda ilk kez onlara karşı dik durdum. Onların parasına ve beklentilerine arkamı dönüp yürüdüm. Daha sonra Leyla ile eve yürürken, bana annesinin tarifiyle yapılmış bir kurabiye uzattı. O an Meryem’in başından beri bildiği bir şeyi fark ettim: Sevgi asla ailemin servetinde değildi. Sevgi, her zaman onların kendilerinden aşağıda gördükleri insanların nezaketindeydi.
Önceki

Önceki