“Fakat ilk birkaç cümleyi okuduğum anda ellerim titremeye başladı.”
Mektubun başında şöyle yazıyordu:
“Derya, sana anlattığım hayatın büyük kısmı doğruydu. Sokakta yaşadım, hastaydım ve gerçekten fazla vaktim kalmamıştı. Ama senin bilmediğin bir şey var. Ben o metro girişine tesadüfen oturmadım. Seni bulmak için oradaydım.”
Bir an nefes alamadım.
Satırları tekrar okudum. Sonra bir kez daha.
İki yıldır her sabah kahve götürdüğüm, bazen yanına oturup dertleştiğim adamın beni önceden tanıdığını söylüyordu.
Mektuba devam ettim.
“Babanın adı Selçuk’tu. Bunu biliyorsun. Ama onun yıllar önce yanında çalışan şoförün adını muhtemelen hiç duymadın. O adam bendim.”
Sandalyemin arkalığına yaslandım.
Babam ben on iki yaşındayken bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Annem o günden sonra babamdan neredeyse hiç söz etmemişti. Bana yalnızca şirket işleri nedeniyle çok seyahat ettiğini ve kazanın da şehir dışındaki bir toplantı dönüşünde meydana geldiğini anlatmıştı.
Cevdet ise başka bir şey söylüyordu.
“Baban öldüğü gece direksiyonda ben yoktum, Derya. Ama herkes öyle sandı. Daha doğrusu herkesin öyle sanması sağlandı.”
Kalbim göğsümün içinde sertçe çarpmaya başladı.
Mektubun arasından küçük, sararmış bir gazete kupürü düştü.
Başlıkta babamın adı vardı.
İş insanı Selçuk Armağan trafik kazasında hayatını kaybetti.
Altında ise küçücük bir satır dikkatimi çekti.
Araçta bulunan şoför olay yerinden kaçtı.
O şoför Cevdet’ti.
Mektupta, babamın ölmeden kısa süre önce şirket ortağı olan eniştem Orhan’la büyük bir tartışma yaşadığı yazıyordu. Babam bazı hesaplarda ciddi usulsüzlükler fark etmişti. Paravan şirketlere gönderilen paralar, sahte faturalar ve kaybolan milyonlar…
O gece babam delilleri savcılığa götürmeye karar vermişti.
devamı sonraki sayfada...

